Anadolu

Bir Anadolu’lu olarak yıllarca Batı’nın bizim değerimizi ve kıymetimizi ve dolaylı olarak kültürümüzü anlayamamasından dolayı bir yandan bir küskünlük duygusu içerisinde bir ruh haliyle hareket ederken bir yandan da içten içe sevinirdim.
Batı ve batılı, yaradılışından gelen ve kendi coğrafik, kültürel ve sosyolajik doktrinlerinden beslenen tüketim ve rekabet dürtüsü ile (ki bu bir tesbittir, hakaret amacında değilim), çağlar boyu elinin ulaştığı ve yüz yüze geldiği insan dahil her nesneyi ya sonuna kadar kullanmış ve bitirip bir kenara atmış yada o nesneleri yine sisteminde kendine “faydalı” bir hale dönüştürmeyi başarabilmiştir. Batılı, bir yandan Hindistan ve Çin gibi sayıca yok etmesi imkansız olan kadim toplumları yüzyıllar içerisinde zararsız ve kendi sözünden çıkmayacak “soft power”lara dönüştürmedeki hünerini gösteriyordu. Bir yandan da Afrika’dan gemilere doldurup getirdiği ve “efendisine” hizmette kusura yer olmayan yerlileri karın tokluğuna çalıştırarak medeniyetini kuruyordu. Asya ve Afrika asırlar boyu kendi medeniyetlerini kurmak adına döktükleri kendi çocuklarının terini ve kanını şimdi kendisiyle hiçbir rasyonel bağlantısı olmayan bir başka medeniyeti kurmak adına seferber etmek zorunda bırakılıyordu. Ali Bulaç, Din ve Modernizm kitabında “Batı karşısında antik geleneklerin devamı olan Budizm, Brahmanizm, Şintoizm, Konfüçyanizm ve Taoizm gibi Asya’nın büyük kültürleri geri çekilebilir. Tümden teslim olmadılarsa da direnmiyorlar.” tesbitini yaparken meseleye bugün inkar edilmesi neredeyse imkansız bir yaklaşım getirir. Biz bu yoruma Güney Amerika’nın kendine has Amazon ve Kızılderili kültürünün geleneklerini ve Afrika’nın şiirsel ve barışçıl öğretilerini de eklersek yanılmış olmayız.
Bunun örneklerini arttırabilir, hatta her yıl bir ayin niteliğinde yapılan Kanada’daki fok katliyamı ve “rengarenk devrimler!” gibi günümüzden örneklerle çoğaltabiliriz.
Tabi işe bir de diğer tarafından bakmalıyız. Faturanın bütününü batıya kesmeye çalışmak ahlak kurallarıyla bağdaşmaz. Batının, kültürünü “empoze eden” olması işin bir kısmı, diğer tarafta bu dönüşüme daha baştan teşne ve kendi olan herşeyi horgörmek üzere bir hayat tarzının rüyasını gören işin “empoze edilenler” kısmı var ki ayrı bir yazı konusudur…
Bir de bizi ilgilendiren Anadolu Medeniyeti’nin Batı ile hikayesi var ki incelenmeye değer: Dünya’nın batı haricindeki diğer medeniyetleri gibi, batılı bir yaşam tarzına olan hayranlığını gizli-açık ortaya koyarak her fırsatta batılı olmak istediğini dile getiren bizim medeniyetimiz bir yandan da batıya her zaman bir şüphe ile bakmış ve hiçbir zaman kollarını sonuna kadar açıp batının kollarına koşmamıştır. Bir örnek ile ifade edecek olursak, deposunda sadece birkaç damla benzin kalmış ve halıhazırda çalışmayan eski kasa “mercedes”ine içten içe sevdalı, ama diğer taraftan kendi arabası kadar değeri olmayan ama verimli ve orta halli (icabında hibrit) bir arabaya bakışı gibidir Anadolu’nun Batı’ya bakışı. Kendi arabasını ölesiye sever ama tam da karşısında çalışan bir mekanizma vardır…
Anadolu Medeniyeti, biz kabul etsek de etmesek de , 10 binlerce yıl burada yaşaya gelmiş medeniyetlerin birikiminin üzerine Müslüman Türk’ün terbiyesinde yetişen bir ruh halinin ürünüdür. 600-1000 yıllık bir devlet ve millet geleneğine, 400 yıllık bir de süper güçlük serüveni eklenince ortaya bizimki gibi, bazılarının ister istemez “abi” diye baktığı bazılarının da inceden inceye korktuğu bir mirasyediler güruhu resmi çıkmaktadır ortaya. İnönü’den başlayarak günümüze kadar bizleri yöneten çoğu itibariyle “profesyonel/kadrolu beceriksizler” dahi bu topraklara ve insanına atalarından tevarüs eden bu mirası yok edemediler. Hatta milletin bir kısmı olarak biz de çok uğraştık görmezden gelmek için bize bırakılanları ama sonunda şunu anladık ki: Binyılların bize bıraktığı bu mirası reddetmek bizi biz yapan istisnasız bütün değerleri reddetmekti. Vazgeçtik…
Bunun yanında Anadolu, kültüründe ve dolayısıyla özünde olan paylaşımcılık, barışçıllık ve hakperestlik ruh halininin etkisiyle kendisiyle kurulmak istenen her türlü barışçıl diyalog arayışlarına istisnasız her zaman “evet” ile karşılık vermiştir. Bu özelliğimiz az çok , Hindistan ve Afrika’nın tüm diğer medeniyet ve kültürlerle de olan ortak noktamızdır. Ama tam da diğer milletlerden ayrıştığımız nokta şurasıdır: Biz millet olarak, kendimize ve irfanımıza(sadece bileğimize değil yani) olan güvenimizden dolayı bu güne kadar dışarıdan bize gelip çarpan işgallere, zorbalığa, kaba kuvvete ve ahlaksızlıklara hiçbir zaman prim vermedik. Yurdumuzun kapılarını dostluk ve kardeşlik için sonuna kadar açtık. Ama zorbalıklarla da mücadelemizden hiçbir zaman vazgeçmedik.
Burada söylenebilecek en güzel sözü Rahmetli Yazıcıoğlu zaten söylemişti. Onun üzerine söyleyebilecek birşeyimiz yok: “Sen Türksün. Türk Esir Olmaz !”
Nihayetinde Anadolu, Batı dışı medeniyet havzalarından, hala iddiasını koruyan İslam Dünyasının ileri karakoludur. Sanırım emperyal vizyonunu bunca zaman koruyabilmiş olması da -ki size bu yazıyı yazdıran da kimbilir budur-, bu varlık bilincinin bir tezahürüdür. Dimağınıza sağlık Zafer Bey dostum…