arşiv

yazılar buna göre etiketlendi; ‘Batı’

TÜRKİYE’NİN DÖNÜŞTÜRÜCÜLERİ-2

Pazar, 13 Ara 2009 yorum yok

AYNALAR.ORG

SİYASET TERCÜMELERİ

(Kasım/Aralık 2009- Foreign Affairs Dergisi- Orijinal link yazının sonundadır.)

Yazanlar; Eski ABD Büyük Elçisi, Morton Abromovitz ve Henry J.Barkey ,  Çeviri; Fatih Ceran

ANKARA’NIN İDDİALARI
Türkiye daha önce Ahmet Davutoğlu kadar motivasyon,güç ve vizyona sahip bir Dış İşleri Bakanına sahip olmamıştı. Daha makamına oturmadan evvel, Davutoğlu, Türkiye’nin dünyadaki rolünü  yücelten bir vizyona sahipti. Bakanlıkta yüksek rütbeli bürokratlardan oluşturduğu bir A takımı kurdu. “Komşularla Sıfır Problem” olarak adlandırdığı iddialı politikasını deklare etti ve gerek komşu ülkelerin liderleri gerekse halkları ile görüşmeler yaparak uzun süredir devam eden anlaşmazlıkları çözmeye çalıştı. Amacı; Türkiye’yi bir merkez ülke ya da bölgesel güç tanımından tutarak küresel bir güç ölçeğine çıkarmak. Hedeflenen şeylerden biri de; müslüman bir ülkenin, demokratik bir çerçevede dünyaya yapıcı katkılarda bulunacabileceğini göstermek.
Açıkça görülen, Türkiye’nin İslam Dünyasındaki ülkelerle, Batıya dost olsun olmasın iyi geçinme gayretinde olduğudur. Bu konuda AKP hükümeti, farklı sonuçlar almış olsa da, inanılmaz bir aktivite göstermiştir. En iyi sonuçların da, ticari ilişkilerin geliştirilmesi alanında alındığı görülüyor.  En zayıf olduğu nokta ise, AB üyeliği konusunda ve Osmanlı zamanında Ermenilere yapılan müdahelenin soykırım olup olmadığı konusunda ortaya çıkıyor. AKP’nin dış politikaya dair konularda iç direnci ne ölçüde kırabileceği ise henüz belirsizliğini koruyor.
Dış politikadaki en büyük başarı, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki izolasyonunun kaldırılmasıdır. Ankara, bölgenin varlığını inkar etmekten vazgeçmiş ve ilişkilerini, sadece Bağdat’la kurma yoluna gitmiyor. 180 dercelik bu dönüşün kısmi nedeni, ABD’nin askerlerini Irak’tan çekme kararıdır. Türkiye, ABD silahlı güçlerinin olmadığı bir Irak’taki olası gelişmeleri öngörmeye çalışıyor. Türkiye ilk planda Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasının taraftarı da olsa, gerilimin tırmanması ihtimalinde, petrol zengini Kuzey Irak ile dost kalmayı düşünüyor. Hükümet, Kuzey Irak’ a yapılacak bir açılımın içerdeki Kürtlerle yaşanan problemleri çoğaltmayacağı ve Türkiye’nin bölgedeki etkisinin artacağı konusunda askeri de ikna etmiş gözüküyor. Türkler, K.Irak Kürtlerinin, kendileriyle iyi ilişkiler kurmalarının kendileri için iyi bir atrateji olduğunun farkındalar, çünki Türkiye onlar için Batıya açılacak bir kapı durumunda. Ancak, K. Irak Kürtleri ve Türkiye’nin aralarında henüz halletmedikleri netameli konular da var; mesela petrol zengini Kerkük’ün statüsü. Türkler, şehrin kontrolünü bırakmamanın, hem Irak’ın bölünmesini engellemek hem de K. Irak bölgesel yönetiminin gelişimini kontrol altında tutmak açısından önemli olduğunu düşünüyorlar.
Türk hükümeti, uzun zamandır bir problem halinde duran Ermeniler’in izole edilmesi konusunda etkileyici hamleler yapıyor. ABD Başkanı Obama’ya verilen sözlere rağmen, gerek Türkiye gerekse Azerbaycan’daki ulusalcı gösteriler nedeniyle Türkiye, Ermenistan sınırını açmadı. Ancak Ağustos ayında imzalanan anlaşma ile, ekonomik ve diplomatik ilişkiler kurulması ve bunun akabine sınırların açılması da karara bağlandı. Bu, Kafkasya diplomasisi açısından önemli bir adım. Türkiye bu adımların, hem AB sürecinde hem de ABD Kongresinde olması muhtemel baskıları azaltmasını umuyor. Bu konuda Ak Parti hükümetinin muhalefete ne ölçüde direneceği hala gizemini koruyor. Türkiye, Ermenilerin Karabağ işgalini kaldırmamaları durumunda kapıların açılmayacağı güvencesini Azerbaycan’a vermiş durumda. Erdoğan, önümüzdeki sonbahara kadar, bu konuda diplomatik bir çözüme ulaşacağına kesin gözüyle bakıyor. Ancak, Azeri ve Türk ulusalcı baskısı yüzünden bu konudaki kararın TBMM’den geçmemesi de yüksek bir olasılık.
YARALAR BİR YANDA
Kıbrıs meselesi Türkiye’nin AB’ye girişinin önünde bir engel olarak duruyor. Türkiye’nin adanın iki tarafı ile görüşmelerini yenileme kararına rağmen ufukta umut veren bir durum yok. Türk hükümetinin karara bağlaması gereken bir konu da, limanlarını Güney Kıbrıs ticari gemilerine açıp açmayacağı meselesi, ki bu konuda AB’ye verilmiş  bir söz var. AB’nin Kasım ayında yayınlayacağı Türkiye’nin gelişim raporu, meydanı tekrar iki tarafın birbirini suçlayacağı bir ortama bırakabilir. 2003’te hükümetin AB yanlısı cesur duruşu, bugün biraz sulanmış gözüküyor. AB Türkiye’nin ortaya koyduğu olumlu değişimlerin neticesinde Kıbrıs Türkleri’ne verilmesi gereken ticari avantajları verme konusunda başarısız oldu ve bu konuda hükümetin ülke içindeki itibarını hesaba katmadı. Yakın zamandaki Ermenistan açılımına kadar, hükümetin de AB ile ilgili konularda çok hareketsiz kaldığı vakıadır.
Türkiye, Orta Asya ve Kafkaslardaki petrolün, kendi topraklarından geçerek Avrupa’ya ulaşamasını sağlayacak olan bir anlaşmayı altı ülkenin katılımıyla imzalayarak büyük bir başarı elde etti. Nabucco hattının hayata geçip geçmeyeceği ve   boruları dolduracak petrolün olup olmadığı bir yana, bu projede Türkiye, Batı ve Rusya arasında çok hassas politikalar geliştirmek durumunda.  Ama şu aşamada bile, AB’nin enerjiye aç ülkelerinin nazarında, Türkiye’nin önemi artmış durumda.
Türkiye’nin, son dönemde, dış politikada aldığı inisiyatifler Batı ülkelerini duraklatmış  bulunuyor. Bunlardan biri Rusya ile olan ilişkiler, özellikle de ticaret hacmindeki artış. Nabucco projesinin hemen ardından Rus lider Vladimir Putin’in Türkiye’yi ziyareti halkın çok ilgisini çekti. Ziyarette Rus gazının Türk toprakları üzerinden Avrupa’ya aktarılmasına dair bir anlaşma olan Güney Akım Projesi imzalandı. 2008 Ağustosunda ortaya patlak veren Gürcistan krizinde, Erdoğan hemen uçağa atlayıp Moskova Tiflis hattında arabuluculuk yapmaya çalıştı. AB ve NATO gibi müttefikleriyle olan anlaşmalarıyla uyumlu olmayan bu hareket,  Kafkas İstikrar ve İşbirliği Paktı’nı aşan bir çizgide gerçekleşti. Rus tarafının memnuniyetiyle sonuçlanan bu olay, Batıda pek dehoş karşılanmadı. Türkiye, her ne kadar Rusya hakkında endişeler taşıyorsa da sözkonusu arabuluculuk Rus-Gürcü ilişkilerini belirgin bire biçimde düzeltti. Ayrıca Türk Başbakanı, Gürcistan’ın NATO’ya dahil edilmesi konusunda pek de aceleci değil.
Ak Parti hükümetinin en gösterişli propagandası Orta Doğu’daki aktif politikaları olmalı. Bush döneminin antipatik politikaları sonucu ortaya çıkan güç boşluğunu kullanan Türkiye 2006 Lübnan ve 2008 Gazze krizlerinde kendini bölgeye enjekte ederek, İsrail-Suriye görüşmelerinde arabuluculuk yapmaya başladı. Gazze krizi hakkında görüşmeler yapmak için Şam’a giden Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Davutoğlu ve bir politika danışmanını delegasyona davet etti. Irak’lı siyancılarla ABD heyeti arasındaki görüşmelerle yapılan görüşmelere evsahipliği de yaparak, ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesi sürecinde itibar kazandı. Yine, Bağdat’ta, Suriye’li isyancıların yaptığı iddia edilen bombalama hadisesi sonucu ortaya çıkan gerilime müdahil olan Davutoğlu, Irak ve Suriye heyetlerinin görüşmelerinde arabuluculuk yaptı.
Ak Parti taraftarları, yapılan politikaların Türkiye’nin sesini duyurduğunu düşünüyor da olsa, bu durum, Türkiye’nin AB ve ABD ile olan ilişkilerine zarar veriyor olabilir. Bu geleneksel ilişkiler, yeni dönemin sözde çok yönlü dış politikasında sadece iki ayak olarak beliriyor. Öte yandan Türkiye’nin bölgesel diplomatik gayretleri, yalnızca kendi menfaatleri ekseninde şekillenen bir nüfuz oluşturma çabası olarak anlaşılıyor. Irak’taki arabuluculuk çalışmaları ve BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğinin elde edilmesi bir yana, Türkiye’nin gayretleri, henüz, somut getirileri olmayan, sembolik bir mesaj iletme pozisyonunu aşabilmiş değil.
Ak Parti’nin dış politika inisiyatiflerinden bazıları da, beceriksiz ve bıktırıcı özellikte. 2009 başında Davos’ta yapılan görüşmelerde, Gazze Operasyonu’nu gerekçe göstererek, Türkiye-AB ilişkileri konusunda çok gayretler etmiş bir insan olan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’i açıkça azarladı. Öte yandan, hakkında savaş suçlusu olduğu iddiaları hazırlanan, Sudan Devlet Başkanı El Beşir’i Ankara’da defalarca ağırlamakta sorun görmedi. Darfur’daki geniş çaplı katliamın soykırım olup olmadığı sorulduğunda, Türkiye Başbakanı, hassas konuların kapalı kapılar ardında görüşülmesinin gerektiğine dair klişelere başvurdu. Bahar aylarında İran’da yapılan seçimlerden galip çıkan Ahmedinecad’ı da, yine Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, Hamas ve Hizbullah liderleriyle birlikte Erdoğan tebrik etti.
Yine şaşılacak bir biçimde, Çin Hükümetinin, Sincan’da Uygurlara yaptığı muamelenin, neredeyse soykırım olduğunu söyleyerek yapılanları eleştirdi. Çin’de yapılanlar her ne kadar kınanması gereken şeyler ise de, iddia edilen Ermeni Soykırımı ile mücadele eden bir ülke olan Türkiye’nin böyle ağır bir suçlamayı daha dikkatli yapması beklenir. Yapılan hatalardan biri de, eski Danimarka Başbakanı Rasmussen‘in NATO Genel Sekreterliğine seçilmesine, ülkesinde yayınlanan ve müslümanları rencide eden karikatürleri, ifade hürriyeti gerekçesiyle savunması sebebiyle muhalefet etmesidir. Bu hareketi sonucunda, Türkiye, İslami hassasiyelerini liberal değerlerin önüne koyduğu varsayılarak birçok Avrupa ülkesi tarafından eleştirildi ve yabancılaştırıldı. Türk Hükümeti, NATO Genel Sekreter Yardımcılığına bir Türk’ün atanması neticesinde yatıştırıldı fakat, hadise, Fransız Diş İşleri Bakanı Kouchner’I öyle rahatsız etti ki, bakan, Türkiye’nin AB’ye üyeliğine verdiği desteği geri çektiğini açıkça ilan etti.
Bunların hüçbürü Ak Parti ya da Erdoğan’ı suçlamak amacı taşımıyor. Yapmak istediğimiz, Türkiye’nin sahip olduğu gelişme çizgisine rağmen, Batılı müttefikleri tarafından neden tedirginle takip edildiğini açıklama çabasıdır. Gerçek ağırlığının altında vuruşlar yapmayı alışkanlık eden Türkiye, öyle görülüyor ki bu defa da bu ağırlığın üstünde vuruşlar yapmaya çalışıyor. Ak Parti her dış politika inisiyatifini eksiksiz bir başarı gibi lanse etmeseydi bu Türkiye için bir başarı olabilirdi. Uygurlara yapılanları soykırım olarak niteleterek Erdoğan, aslında Pekin nezdindeki etkisini güçlendirmiş oldu. Ankara, yine, ABD ve Fransa’yı kızdırma pahasına (çünki Onlar da Suriye için bir çıkış stratejisi üzerinde çalışıyorlardı) Suriye’lileri Lübnan’dan çıkararak ve Mısır’ı kızdırma pahasına (çünki asıl arabulucu Mısır idi) Hamas’ı ateşkese ikna ederek itibar kazandığını göstermiş oldu. Şimdilerde Türk hükümeti, boyunu aşan bir büyüklük iddiasının getirdiği riskleri idare etmek durumunda. Bazı kaynaklar, Türkiye’yi yönetenlerin, dış politikayı kendi dini-kültürel aidiyetlerinden uzakta tutma konusunda başarılı olamayacakarından endişe ediyorlar. Erdoğan ve Davutoğlu bazı konularda çelişiyor gibiler; Türkiye, global siyasetin reelpolitik eksenli bir uygulayıcısı mı olacak, yoksa, İslami kültürün bir temsilcisi mi?
BÜYÜKLÜĞE TALİP OLMA
Erdoğan, bugün Türk politikasını sadece baskın ve dinamik bir lider olduğundan değil, aynı zamanda çoğunluk partisinin lideri olarak ve bazan da muhalefete nobranca davranarak(asker bir yana dursun)  yönetiyor.  Muhalefetin zayıf olması ve yapı olarak TBMM’deki her temsilcinin aslında parti lideri tarafından “atanan” insanlar olması dolayısıyla bir derebeylik yapısında olması, Erdoğan’ın işini kolaylaştırıyor. Ancak Erdoğan’ın da artık devretmesi gerekiyor. Öncüsü olduğu politikalar devam edebilmekle beraber, siyasetin parçalı yapısı sorun teşkil edebilir ve tüm bunları tehdit eden bir durum başgösterebilir.  Örneğin, Ak Parti bir sonraki seçimleri kaybedecek olursa, Kürtlerin hakları konusundaki açılımlar yerini eski politikalara devredebilir.
Türkiye, eskiden olduğundan çok daha karmaşık bir ülke haline geldi. Washington’un bunu görebildiği, doğru bir iddia sayılmaz.  Uzun zamandır kullanılan bir söylem olarak “stratejik” yakınlık, gerçek ve somut politikaların yerini doldurmak potansiyeline sahip değil. Ermeni meselesinde ortaya konulan inisiyatife rağmen, soykırım iddiaları önümüzdeki sene güçlenerek geri dönebilir. Ankara’nın pozisyonu, özellikle 1915’te yapılanların, miktar olarak soykırım potansiyelinde olduğuna inanan bir ABD Başkanı ile oldukça zor bir pozisyon olacağa benzer. Özellikle geçtiğimiz on yılda dinamizmini artıran ekonomisi ile, Ak Parti, Batı ile olan mesafesnini gittikçe artırıyor. Erdoğan, nevi şahsına münhasır bir lider.
Bağımsızlığını gittikçe artıran Türk Dış Politikası, milletin yerlilik hissiyatı tarafından da destekleniyor. Geçenlerde bir Türk üniversitesi tarafından yapılan bir anket, halkın, yabancıları, özellikle de ABD ve Avrupa gibi “mütteifkleri” güvenilir bulmadığını gösterdi. Yine aynı anket, insanların komşu olarak, Ateist, Yahudi ya da Hristiyanları istemediklerini ostaya koydu. Alman Marshall Fonu tarafından yapılan transatlantik bir araştırmaya göre, Türkler, Obama’ya gösterdikleri pozitif ilgiye rağmen, ABD hakkında Avrupalılardan daha olumsuz fikirlere sahip. Avrupa’da yüzcde 74 olan pozitif ABD imajı Türklerde yüzde 22 ye düşüyor. Türk hükümetinin de, bu durumu değiştirmek için birşeyler yaptığını söylemek zor.
Türklerin AB ile olan problemlerinin sebeplerinden biri de, liberal demokrasiyi farklı algılamaları. Bu farklı algılamalar zamanla azalabilir, ancak Türk liderlerin bu konuda inanç ve gayret göstermeleri şartıyla. Hükümet de, muhalefet de, hem kendilerini hem de halkı, kanun hakimiyeti konusunda eğitmede başarılı sayılmazlar.  Basın karşısında takınılan katı tutum, aslında, altta yatan düşüncelerin pek de özgürlükçü düşünceler olmadığını  göstermeye yetiyor. Öte yandan ABD ve diğer demokrat ülkeler, gündelik meselelere uğraşmaktan uzun vadeli meselelerle ilgilenmeye vakit bulamıyorlar. Ermeni meselesi canlılığını koruyor, çünki, Obam’nın Amerikan Ermeni seçmenini idare etmesi gerekiyor. Buna odaklanıp, Ak Parti’nin Kürt Açılımını ihmal etmek, ki bu açılım ciddi dönüşümlere sebebiyet verebilir, büyük bir hata olacaktır. ABD, bu açılıma, tartışmaların dışında kalarak ve Kuzey Irak’ta Pkklıların hareket alanlarını daraltarak destek verebilir.
Ak Parti, Tük toplumunu, Anayasasını ve köhne politik sistemini değiştirmek ve hem komşuları hem de ekndi insanıyla barış yapmak için eşsiz bir fırsat yakalamış durumda. Bunu gerçekleştirme gücüne sahip de olsa bu konuda yardıma ihtiyacı olacak. Batı, Türkiye’nin tastamam doğru yolda ilerlediğini düşünme lüksüne sahip değil ve Türkiye’nin hoşgörülü bir liberal demokrasiye geçmesi için yardımcı olması gerekiyor. Türkiye’nin liderlerine düşen ise, bir ayağını Batıya sağlamca basmayan bir Türkiye’nin ilelebet büyüyüp gelişemeyeceğini anlamak. Başarılı bir reform olmadan Türkiye’nin büyüklük iddiaları hayalin ötesine geçemeyecek.
2002-2009 by the Council on Foreign Relations, Inc.

ANKARA’NIN İDDİALARI

Türkiye, daha önce Ahmet Davutoğlu kadar, motivasyon,güç ve vizyona sahip bir Dış İşleri Bakanına sahip olmamıştı. Daha makamına oturmadan evvel, Davutoğlu, Türkiye’nin dünyadaki rolünü  yücelten bir vizyona sahipti. Bakanlıkta yüksek rütbeli bürokratlardan oluşturduğu bir A takımı kurdu. “Komşularla Sıfır Problem” olarak adlandırdığı iddialı politikasını deklare etti ve gerek komşu ülkelerin liderleri gerekse halkları ile görüşmeler yaparak uzun süredir devam eden anlaşmazlıkları çözmeye çalıştı. Amacı; Türkiye’yi bir merkez ülke ya da bölgesel güç tanımından tutarak küresel bir güç ölçeğine çıkarmak. Hedeflenen şeylerden biri de; müslüman bir ülkenin, demokratik bir çerçevede dünyaya yapıcı katkılarda bulunacabileceğini göstermek. devamını oku…

Dönüşümün getirdikleri

Cuma, 26 Haz 2009 yorum yok

yazar_i_y

Çok önemli bir dönüm noktasından geçmekte olduğumuz kanaatindeyim. Dünya çapında iç içe geçmiş dalgalanmalar, sarsıntılar ve dönüşümler yaşanıyor. Bu gelişmeler sadece siyasi ve ekonomik olmakla kalmıyor, teker teker toplumlarda, insanlarda yeni hareketlenmeleri, dönüşümleri ve hatta çatışmaları tetikliyor.
devamını oku…

Belçika’da Türban Krizi (!)

Perşembe, 25 Haz 2009 1 yorum

yazar_mehmet_cogal

 

 

Güzel ülkemiz Türkiye bir belge kriziyle çalkalanırken, olanca gücüyle gündemi değiştirmeye çabalayan medyamız ise Belçika’da bir türban krizi çıkarttı. Hem de öyle böyle değil, ülke neredeyse ayağa kalkmıştı, tıpkı Türkiye’de vakti zamanında yaşandığı gibi mecliste bir yemin etme krizi çıkacaktı. Lakin, öyle olmadı. Tam aksine, oturmuş demokrasisiyle hem Belçika halkı hem de parlamentosu türbanlı vekilini bağrına bastı ve herhangi bir kriz çıkmadan yemin töreni gerçekleşti.
Tags: , ,

Batı Medeniyeti ve Barbar (!) Türkler

Cuma, 15 May 2009 1 yorum

yazar_mehmet_cogal

Geçen yazıda Türkan Saylan hanımefendinin bir sözünden hareketle ortaya çıkan ilginç bir durumu, bir ironiyi ele almıştık. Yine Türkan Saylan’la devam edelim istiyorum. Kendisi geçmiş zamanlarda muhtelif yerlerde bir takım beyanatlarda bulunmuş. Bunlardan birinde diyor ki: Biz türkler hep akın etmişiz; yakıp yıkmışız, başkalarının yaptıklarını yakıp yıkmışız. Şimdi kendi yaptıklarımızı yıkıyoruz. Nedir bu alışkanlık? devamını oku…

Tags: ,

Batı’nın Terör Algısı

Pazartesi, 30 Mar 2009 yorum yok

aynalibaba

Literatürdeki tanımını ıskalamak pahasına Batı’nın “terör algılamasına” dair konuşmak istiyorum. Konuyu teorinin ışığında ele alacak, akabinde gözlemlerimi de ekleyerek somutlaştırmaya çalışacağım.

Terörün sıradan bir suç olmadığı gerçeğiyle başlayalım; her terör faaliyeti politik bir talebi dillendirmek için kullanılır. Teröre başvuranlar, sistemin meşru kanallarından bu talebi yerine getiremeyeceklerini bilir ve terörü tek reel çözüm olarak görürler. Siyasal sistem, söz konusu devamını oku…

Tags: ,