Aşk-ı Memnuniyetsiz ve Leyli
Dilaver Sultanov*
Onları şöyle anlatıyor üstad: Mecnun aşkının kapısını çalıyor. İçeride minderler üzerinde dizini kırıp, kapalı kapılar ardında bile bakışlarını kucağına dikmiş oturuyor Leyli. Mushafın satırlarında tane tane geziniyor nazarları. Aniden kapının seslenişini duyunca, kalbinde titreme başlıyor. Kapıdaki el, ısrarını sürdürüyor. İffetin abidesinden yükselir gibi gür çıkıyor sesi Leyli’nin. “Kimsin?” diye soruyor. Şöyle cevaplıyor maşuk: “Benim”. Ne istediğinin farkında olan genç, ama olgun kız, sadece “Git!” diyor, bu yanıtın mukabilinde. Mahzun çehresi, uyarı salgılıyor Mecnun`daki beynin kimyasına. Aklına verilen emir, kapıyı üçüncü kez vurma isteğinin önüne dikiliyor. Geri döndüğünde, akranıyla göz göze geliyor Leyli. “Neden böyle cevap?” diye soran nazarlarına, vakur bir ciddiyetle, “Ben mushafı hatmettim, Mecnun ve’l Leyl’de kaldı” demeden duramıyor. Leyl, gece, karanlık demek. Leyli, Mecnun’a “leyle takılmış” teşhisi koyunca ferahlama hissediyor.
Mecnun ise, kızgın kumların üzerinde yürümeye çoktan başlamıştı o dakikalarda. Füzuli’nin “başı önüne eğik, muti Leyli”sini tanıyamamış olmanın hüznü yutuyor soluklarını. Leyli’nin umursamazlığı karşısında çölün cömertliğine sığınıyor. Adımlarını sıklaştırıp kumların üzerinde ilerledikçe, incecik bedeninden akan terler, ayaklarını çizen dikenlerin ucundaki kanlarla buluşuyor. Güneş’in suhuletle kumların üstüne yığdığı sühunet, nihayet bayıltıyor misafirini. Kapanan siyah göz kapakları, aydınlık bir dünyaya açılıyor. İşte o an, kahramanımız baygınlığın asude aleminde tarihin atiye ilişkin sayflarını seyretmeye başlıyor. Leyli, onun karanlığa mahkum olduğunu düşünedursun, Mecnun, aydınlığa erdiğinin yanılgısında bakıyor geleceğe.
Hayali sadece minderlerle kısıtlı olan Mecnun, yumuşak koltuklarında uzandığı bir odanın içinde, sıradan bir ailenin evinde açıyor gözlerini rüyasında. Yirmibirinci yüzyılın hızlı dünyasında yavaşça yolculuk yapmaya başlıyor. Dikkatini hemen, beyaz camın üzerinde oynayan görüntüler çekiyor. Aile bireyleri sihirli aynada başkalarını seyredip duruyorlar, birbirlerinin varlığını unutmuşcasına. Minderin kabalığına karşın misafirperverliği yanında, koltukların yumuşaklığından yükselen aldırmaz tavırlarından rahatsız olsa da, oturmaya devam ediyor. “Kavaklar altında” dizisinde sakalının yarısını Mecnun’un bilmediği nedenlerle kaybeden genç, kendi dostuna şöyle diyor: “Bir birlerini seven insanlar, evlenmeden de, aynı çatı altında yaşamaya devam edebilirler. Bunda ne var ki?”. O an Mecnun’un dili dudağı kuruyor, yüzünün kızarıklığından fışkıran utancı, Leyli’ni aklına getiriyor. Ya Leyli de bu fikirleri duyup, saf zihni bulanırsa, nice olur halleri?!. Sihirli ayna, koltuktaki kadının ani hareketiyle görüntüsünü değiştiriyor. Ekranın yanında “Aşk-ı Memnuniyetsiz” gibi bir şey yazılı. Genç kadın, gizlice kocasının yanından ayrılıp, başka bir adamın evine doğru yol alıyor. Odanın içiden başka dünyaya açılan görüntülere tahammülü kalmayan Mecnun, sanki soluklarının tükendiği hissediyor, gördükleri karşısında. Kalbine demirden ilmekler atılıyor sanki. Dayanamıyor bu manzaraya.
Kumların üzerinde baygınlığı geçince uyanan Mecnun, gördüklerinin dehşeti karşısında ateşin yakıcılığına aldırmadan koşmaya başlıyor. Takatsizliğini düşünemeyecek acelecilikle varıyor Leyli’nin kapısına. Bu sefer daha hızlı vuruyor kapının tokmağına. İçeriden kararlı bir ses “Kimsin?” diye yine soruyor. Dersini almış maşuk, tedbiri elden bırakmadan “Senim!” diye ilan-ı aşk ediyor. Arkadan tokmağa uzanan ince ve yumuşak bir el, kapının kilidini çözüyor. Baygınlığa giden yolculuğa çıkmadan önce Mecnun son bir kez şöyle düşünüyor: “Karşılıksız aşk, “ben” duygusunu yıkmakla başlayabilir ancak”. Zira, nefsinin isteklerinde bu “ben”i eritemeyenlerin perişan halini Mecnun, rüyasındaki sihirli aynanın bakışlarında görmüştü.
*Mahremiyet Hırsızı isimli kitabın yazarı
Bilmem ki hangisi daha az, daha nadir? Leyla? Mecnun? Ya da “aşk”ın kendisi mi sayın yazar?