Film Tanıtımları
Bu yazıda size bir Moğol filminden söz edeceğim. Esasında bu yapıt Alman yapımı, ancak Moğolistan’da geçen ve gerçek hayattan bir kesit sunan farklı bir belgesel film niteliğinde. Oyuncular da gerçek hayattaki rollerini oynamışlar zaten.
Film, biraz da belgesel niteliğinde olduğu için basit bir hikayeye dayanıyor. Moğolistan’da Gobi çöllerinde dünyaya yeni gözlerini açmış bir devenin annesi tarafından reddedilişi ve köy halkının bu sorunu çözme girişimleri konu ediliyor.
Biz daha çok Moğol halkın günlük yaşantısıyla ilgilendiğimiz için, hikaye de aslında bir nebze olsun geri planda kalıyor gibi gözüküyor. Neticede, çölün ortasında develerin günlük hayatı bir film için çok da ilgi çekici değil. Çadırda yaşayan yerli halkın maddi imkansızlıkları, en yakın kasabaya ulaşmak için koca bir çölü aşmak durumunda kalmaları, hala elektrik ve televizyon gibi modern hayatın nimetlerinden yararlanamıyor olmaları da altı çizilmesi gereken ayrıntılar olarak hatırda kalıyor.
Göçebe bir toplum olduğumuzdan sürekli dem vururuz ya, bu filmde Eski Türklerin yaşantısına daha yakından bakma fırsatı bulacaksınız. Duvarlarda asılı kilimler, üç neslin bir arada yaşadığı çadırlar, tek binek hayvanı olan devenin hem etinden, hem sütünden hem de yününden yararlanan bu insanların kültürümüze çok da yabancı olmadıklarının bir göstergesi adeta. Tek bir farkla: O da Budist olmaları.
Netice itibariyle, 1,5 saatlik zaman dilimini bir belgesel film izleyerek, bununla beraber bizden çok uzaklarda yaşayan bir toplumun günlük hayatına bakarak değerlendirmek istiyorsanız ilginç bir tercih olabilir.
Filmin IMBD sayfasına buradan ulaşılabilir.
Sizlere bu kez bir Uzak Doğu sinema filmi tanıtmak istiyorum. The Road Home ( türkçeye Eve Giden Yol şeklinde tercüme edebiliriz ) ismindeki bu film babasının vefatı üzerine köye giden bir gencin hikayesini anlatıyor. Film, önce siyah beyaz olarak başlıyor. Soğuk bir kış gününde köyüne dönen bu genç, birden kendisini annesinin babası için düzenlemeye çalıştığı cenaze hazırlıkları içinde bulur. Kısa bir süre sonra, babasının seneler önce bu köye öğretmen olarak geldiğini, köy halkı tarafında çok sevilen biri olduğunu öğreniyoruz. Annesi, babasının son yolculuğunun oldukça şaşaalı ve ona yakışır bir biçimde olmasını istiyor. Cenaze hazırlıkları sürerken, film birden bizi geçmişe alıp götürüyor ve siyah beyaz olan görüntü birden renkleniyor.Film hakkında daha ayrıntılı ilgi için:
http://www.imdb.com/title/tt0235060/
Amerikan sinemasının pek alışagelmediğimiz örneklerinden biri La Ciudad. Sıradışı çünkü Amerika’da dahi olsa hala ekmeğini taştan çıkartan, hiç bir kanuni hakkı olmayan, sendikadan veya sağlık güvencesinden mahrum insanların hayatınları beyaz perdeye yansıtıyor. Doğal olarak da, maddi kaygılardan uzak, tamamen zevk-ü sefanın peşinden koşan Amerikan insanını ve bu insanı bu hale getiren Ameikan rüyasını da bir şekilde eleştiriyor. Film belki de bu yüzden siyah-beyaz. Yaşanılanları hayatın bir yerine koymak gerekirse ancak gri renklerle ifade edebilmek mümkün diye düşünmüş belli ki yönetmen. Amerika’da hayatın hep filmlerdeki gibi olduğu yanılgısıdan da bizleri çekip alıyor film.
Cennetin Çocukları
Bir çift ayakkabının hikâyesi…
Hayatın gerçek değerinden git gide uzaklaştığımız zaman dilimlerinde belki birkaç küçük ayrıntıda gizli sahip olduklarımızın sırrı. Oysaki ne kadar habersiz yaşamaktayız bize sunulan nimetlerden ve çoğu kez burun kıvırdıklarımıza muhtaç olan kimselerden.
Hayatın masal gibi aktığı bir şehirde, filmde bu bir İran şehri olsa da aslında bizim doğup büyüdüğümüz, sokaklarında koştuğumuz memleketimizden çok da farkı yok esasında.
Daracık sokakların ortasından akıp giden su kanalları, içice hayatların yaşandığı, musluğu dahi olmayan gecekondular, onlarca çocuğun coşkusuna ortak olabileceğiniz mahalle arası maçlar, üç çocuğun ayni sırayı paylaştığı öğrencilik yılları.
Sadece bunlar değil elbette yaşadığımız hayatı bir gün karşımıza böyle beklenmedik anda çıkaran, var oluşumuzu, var olma nedenimizi bizlere sorgulatan.
Filmin konusu kısaca, kardeşinin tamir olduğu halde, aslında hala giyilemeyecek durumda olan ayakkabılarını kaybeden küçük bir çocuğun tekrar bu ayakkabıları alabilmek için hayatını ortaya koyduğu bir mücadele.
Ne güzel ki, halen insanca hasletlerin takdir görebileceği, hayatın aslında onca karmaşa arasında bazen küçük de olsa mutluluklar bahşedebileceğini…
Aklıma gelen bir kaç can alıcı sahneden söz etmeden de geçemeyeceğim.
Örneğin, küçük kızın getirdiği çayı içmeden önce şeker isteyen, önünde çaycılık yaptığı camiye ait kesme şekerleri paketleyen babasına, “baba bu şekerlerden kullansana” diyen kızına, “Olur mu kızım, bunlar caminin mali. Bize güvendiler de teslim ettiler” diyebilecek kadar bizden bir film.
Hasta annesinin yaptığı çorbayı bir başka hasta yaşlı komsusuna götüren çocuğa, sevinsin diye bir avuç kuruyemiş ikram eden ihtiyar amcanın ikramını kabul etmekte tereddüt yaşayacak kadar da hislendiren bir film.
Sinema diliyle anlatılan onca şey var ki 88 dakikaya sığdırılmış, her biri aslında birer hikâye, birer hayat emaresi.
Hepsini anlatıp da filmin büyüsünü, sizlerin de sinema keyfini kaçırmak istemem.
Son söz olarak derim ki, lütfen kendinize bir güzellik yapın da hayatın bir penceresini açın: Bu filmi izleyin!
Mehmet Çoğal

Dusunun ki herhangi bir kati maddesiniz, kendinizi ve oldugunuz yeri tanima isteginiz var. Ortam oyle hazirlanmis ki bir suru isik, daha dogrusu isik dalgalari gonderiliyor uzerinize, eger kendinizi ortama gore ayarlarsaniz, bunun anlami; dalgalarin dalga boylarini, sizi olusturan atomlarin arasindaki mesafelere gore ayarlarsaniz, butun isik dalgalarini algilaya bilirsiniz. Ama bunu yapamazsaniz dalga boylari kucuk (latif) olanlari algilayamamis olursunuz ve onlar suzulup gider..
Cogu zaman,hayatimizdaki ‘kosma’larimizin bizi hangi ‘yaris’lara ve hangi ‘varis’lara hazirladiklarini farkedemiyoruz.Evet Cennetin Cocuklari..”sadece” bir cift ayakkabinin hikayesi. Cok guzel bir pencere, pencereye goturen yolda pencere kadar guzel, tebrikler..