<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>aynalar.org</title>
	<atom:link href="http://aynalar.org/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://aynalar.org</link>
	<description>. . . : görmek için : . . .</description>
	<lastBuildDate>Sat, 21 Jan 2012 08:30:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Asker Terörist Olur mu?</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/asker-terorist-olur-mu/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/asker-terorist-olur-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 08:28:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=701</guid>
		<description><![CDATA[Eski Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un tutuklanmasının ardından ciddi tartışmalar yaşandı. CHP ve MHP liderleri, siyasi çizgilerine uygun olarak tutuklamaya karşı çıktılar ve Sayın Başbuğ’un arkasında durdular. CHP lideri, iddiaları ve dolayısıyla tutuklamayı ciddiyetten uzak bulduğunu, artık bu konunun espri malzemesi olması gerektiğini belirterek özel yetkili mahkemelerin adalet dağıtmadığına dair inancını yineledi. Devlet Bahçeli ise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-694" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg" alt="" width="132" height="187" /></a>Eski Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un tutuklanmasının ardından ciddi tartışmalar yaşandı. CHP ve MHP liderleri, siyasi çizgilerine uygun olarak tutuklamaya karşı çıktılar ve Sayın Başbuğ’un arkasında durdular.</p>
<p>CHP lideri, iddiaları ve dolayısıyla tutuklamayı ciddiyetten uzak bulduğunu, artık bu konunun espri malzemesi olması gerektiğini belirterek özel yetkili mahkemelerin adalet dağıtmadığına dair inancını yineledi.</p>
<p>Devlet Bahçeli ise darbe soruşturmasının “şirazesinden çıktığını”  söyleyerek kimsenin TSK’yı terör örgütüyle aynı kategoriye koyamayacağını belirtti.</p>
<p>Bu ifadelerden Sayın Bahçeli’nin terörü tek dalga boyundan okuduğu anlaşılıyor. <span id="more-701"></span>Bu da gayet anlaşılır bir durum, çünkü yıllardır Türkiye’de terör PKK ile özdeşleşmiş durumda. Ancak terörün çok farklı “versiyonları” elbette var; biyo-terör, nükleer terör, siber terör, narko-terörizm hatta radikal çevrecilerin yaptıkları eko-terörizm ve elbette devlet terörizmi.</p>
<p>Terörizmin ne olduğu hakkında düşüncelerimizin netleşmesi gerektiği anlaşılıyor. Sonra meseleyi son yaşananlar bağlamında ele alabiliriz. Bu önemli konuda ideolojik duruşlarımıza göre tavır almanın sakıncalı olacağını düşünüyorum.</p>
<p>Terörün hukuki anlamda bağlayıcılığı her yerde aynı olmasa da, evrensel kabul gören bir tanımı yapılabiliyor. Gayr-ı meşru şiddet kullanarak hedeflenen politik değişikliklerin elde edilmesi yönünde gösterilen sistematik çabaya terör deniyor. Bir şeyin terör olarak nitelenebilmesi için sivilleri hedef alması ve oluşan korku üzerinden istenen değişikliklerin “zorla” yaptırılması gerekiyor. Söz konusu değişiklik çok spesifik bir konuda, mesela kürk hayvanlarının korunması için çaba gösteren çevrecilerin bu tür ürünleri satan dükkanları yağmalaması, imalathaneleri ateşe vermesi şeklinde olabileceği gibi, çok daha genel ve kitleleri etkileyecek hedeflere sahip olabilir ki bu durumda kullanılan şiddetin boyutu da büyüyecektir. PKK bunun çok net bir örneğidir. Yine bir grup insanın toplumsal yaşamın işleyişi adına hayati öneme sahip internet sitelerine yapacağı organize saldırılar ya da trafik ışıklarının “hack”lenip  düzenin alt üst edilmesi de terör tanımına girer.</p>
<p>Peki, bir ülkedeki anayasal düzeni değiştirmek için darbeye teşebbüs etmek terör müdür? Biraz değiştirip sorarsak, güvenlikten sorumlu bir kurumun yöneticisi, komutanı terörist olabilir mi?</p>
<p>Konuyu Sn. Başbuğ’dan soyutlayarak ele almayı düşünüyorum çünkü hem mahkeme süreci devam ediyor hem de iddia edilenler doğru bile olsa Sn. Başbuğ söz konusu eylemin ilk temsilcisi değil.</p>
<p>Anayasal düzeni şiddet yoluyla değiştirmek isteyen üst düzey bir askerin sahip olduğu “imkanlara” bir göz atalım.</p>
<p>Öncelikle söz konusu eylemin gerçekleştirilmesi ciddi kadrolar gerektirir. Üst düzey askerin böyle bir sıkıntısı yoktur. Geniş kadroları vardır; bu kadrolar eğitimli ve operasyoneldir. Bu kadrolar emir-komuta zinciriyle çalışmayı bilirler ve planlı hareket etme alışkanlıkları vardır.</p>
<p>Yine böyle bir komutanın kaynak sıkıntısı yoktur. Finans ve gerekli araçlar (f-16 lardan askerin giydiği botlara kadar) doğrudan devletten gelir. Terör örgütleri gibi sponsor aramak zorunda kalmaz.</p>
<p>Böyle bir askerin ideolojik meşruiyet sorunu yoktur. Özellikle de ordu, belli değerlerin koruyucusu rolündeyse. Buna siz yüzyıllardır savaş halinde olan insanların orduya atfettikleri önemi de ekleyip öyle düşünün.</p>
<p>Kritik bilgilere ulaşma imkânı vardır. Devlet içindeki dengeleri bilip oyununu buna göre kurabilir. Akabinde uygun gördüğü bir siyasetçiyi sahneye sürüp halkın desteğini(!) alıp “koruyucu rolünü” demokratik sisteme eklemlemesi de cabası.</p>
<p>Ülkede nihai söz hakkına sahip olmanın getireceği uluslar arası ortak ve destekçileri olacaktır.</p>
<p>Nihayet yukarıdaki maddelerin hepsine bir “çarpan etkisi” yapacak olan şey de şudur; asker sivil denetiminin dışındadır. Öz denetim mekanizmalarınınsa nasıl çalıştığı herkesin malumu.</p>
<p>Şimdi, terörü şiddet kullanarak siyasal değişiklik elde etmek anlamında kullandığımızı hatırlatarak yeniden soralım; asker terörist olur mu?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/asker-terorist-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu’da ABD ve Batının Tutumu</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/ortadogu%e2%80%99da-abd-ve-batinin-tutumu/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/ortadogu%e2%80%99da-abd-ve-batinin-tutumu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Dec 2011 13:16:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Murat Akkaya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=696</guid>
		<description><![CDATA[Dünden bu güne ABD ve Batının sorunu, söylem ve eylem uyumuna sahip olmayan tutumlarıdır. Özellikle ABD demokrasiye, insan haklarına vurgu yapmakla beraber, dünden bugüne kendisi ile işbirliği halindeki diktatörleri desteklemişti, onlarla dost olmuştu. Bu durum ise ABD dış politikasındaki handikaplardan bir tanesi olup, ABD imajına zarar verdiği gibi, söylemlerinin de etkisiz kalmasına sebebiyet vermektedir. Benzeri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/08/Yazar_Murat_Akkaya.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-589" title="Yazar_Murat_Akkaya" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/08/Yazar_Murat_Akkaya.jpg" alt="" width="138" height="160" /></a>Dünden bu güne ABD ve Batının sorunu, söylem ve eylem uyumuna sahip olmayan tutumlarıdır. Özellikle ABD demokrasiye, insan haklarına vurgu yapmakla beraber, dünden bugüne kendisi ile işbirliği halindeki diktatörleri desteklemişti, onlarla dost olmuştu. Bu durum ise ABD dış politikasındaki handikaplardan bir tanesi olup, ABD imajına zarar verdiği gibi, söylemlerinin de etkisiz kalmasına sebebiyet vermektedir.</p>
<p>Benzeri bir şekilde ABD ve Batı’nın Hamas konusundaki ikircikli tutumları, bir taraftan Hamas’ı seçimlere girme bağlamında teşvik ederken, demokrasi savunuculuğu yapılırken, seçimlerden galip çıkan Hamas’ın yıpratılmak için ambargolara maruz bırakılması, yine ABD ve Batı’nın söylem ve eylem tutarsızlığına örnek oluşturarak inandırıcılıklarına ve imajlarına zarar vermiştir.<span id="more-696"></span></p>
<p>Ortadoğu’daki ayaklanmalar karşısında ABD ve Batı yine ikilem içerisine girmiş, bir taraftan kendileri ile iyi ilişkiler içerisindeki diktatörlerin iktidardan inmelerinin kendi lehlerine olmadığını düşünmekle beraber, diğer taraftan demokrasi talep eden halk hareketlerine karşı da duyarsız kalamamakta, çok somut destekler olmasa bile, onları destekleyen açıklamalar yapmaktadırlar.</p>
<p>Örneğin ABD ve İsrail ile iyi ilişkiler içerisinde olan, aynı zamanda bölge ülkeleri ile ilişkilerini dengeli götürmeye çalışan Mübarek’in iktidardan düşmesi ABD ve İsrail’i rahatsız etmiş, Mübarek değişse bile Mısır’daki yönetimin radikal bir şekilde değişmesi istenmemiş, İran devrimi benzeri gelişmelerden korkulmuştur. Mısır’da oluşacak yeni rejimin ABD’ye, Batı’ya bakışı nasıl olacak? İsrail politikası nasıl olacak? Mısır, Filistinlilere yönelik ambargoya devam edecek mi?&#8230;  gibi soru ve kaygılar ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Bundan böyle Batı ve ABD saygınlıklarını devam ettirebilmek için samimi bir şekilde demokrasi taleplerinin yanında yer almalı, eski liderler üzerindeki etkilerini kullanarak onları reformlar için teşvik etmeli, hatta zorlamalıdırlar. Bu hem zor durumdaki rejimlerin halk nazarında tedrici olarak meşrulaştırılmasının önünü açacağı gibi, aynı zamanda, ABD ve Batı’nın da itibarını artıracak bölge ve dünya barışına katkı sağlayacaktır.</p>
<p>Küreselleşmenin etkisi ile dünyada olup bitenlerden haberdar olan, karşılaştırmalar yapabilen Ortadoğu insanı, kendi yönetimlerini sorgulamaya, değişim talep etmeye başladı ve değişimde kısmen de olsa başarılı oldular ama bu konuda gidecekleri uzun bir yol var önlerinde. Bu süreç aynı zamanda Osmanlı sonrası şoka giren İslam dünyasının büyük bir kısmının şoktan çıkmaya başladığının da sinyallerini vermektedir. Ortadoğu’daki değişim taleplerinde Türkiye’nin de etkisi olmuş ve Türkiye dinamik ekonomisi, işleyen demokrasisi ve kendi senaryoları ile hareket etmeye başlayan dış siyaseti ile bölge halkları için bir örnek haline gelmiştir.</p>
<p>Bölgede kurulacak yönetimler, gücünü halktan almadan, kendilerini meşrulaştırmadan hem kendi yönetimlerinin, hem de halklarının rahat edemeyeceğini, ülkelerine istikrar gelmeyeceğini görmelidirler. Şeffaflığı, medya denetimini sağlayarak hem kendilerine, hem de halklarına iyilik yapmış olacaklardır. Ortadoğu bölgesindeki demokratikleşme, bölge ve dünya barışına katkıda bulunacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/ortadogu%e2%80%99da-abd-ve-batinin-tutumu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet, Devrimler ve Dersim Üzerine</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/cumhuriyet-devrimler-ve-dersim-uzerine/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/cumhuriyet-devrimler-ve-dersim-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Dec 2011 08:44:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim]]></category>
		<category><![CDATA[Devrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=690</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Yalnızca içerisinde bulunduğumuz anı referans alarak doğrulara ulaşmak mümkün değil. Bırakın doğrulara ulaşmayı, asgari toplumsal uzlaşmalara varabilmek için bile geçmişe bakmak ve hatası ve sevabı ile onu vicdanımızda yeniden yaşamak ve moda tabirle geçmişle yüzleşmek durumundayız. Bu bağlamda Dersim tartışmalarını -içeriğinden bağımsız olarak- faydalı bulduğumu söylemeliyim. Dersim olayları kısaca, ideal vatandaş inşası peşinde koşan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-694" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg" alt="" width="132" height="187" /></a>Yalnızca içerisinde bulunduğumuz anı referans alarak doğrulara ulaşmak mümkün değil. Bırakın doğrulara ulaşmayı, asgari toplumsal uzlaşmalara varabilmek için bile geçmişe bakmak ve hatası ve sevabı ile onu vicdanımızda yeniden yaşamak ve moda tabirle geçmişle yüzleşmek durumundayız. Bu bağlamda Dersim tartışmalarını -içeriğinden bağımsız olarak- faydalı bulduğumu söylemeliyim.</p>
<p>Dersim olayları kısaca, ideal vatandaş inşası peşinde koşan genç bir devletin, buyruklarına uymayan ve ontolojik kimliklerinde ısrar edenleri hizaya sokmak(!) ve bu örnek üzerinden herkese mesaj vermek için aldığı bir tedbirdir(!). Doğrusu bu genç devlet hem gözü kara hem de denetime -milletin denetimine- kapalıdır. Otoriter karakter kısmen zamanın ruhuyla izah edilse de bu konuda asıl belirleyici olan siyasi elitlerin tercihleri olmuştur.<span id="more-690"></span></p>
<p>Devrimler ve Kimliğe Yapılan Müdahaleler</p>
<p>Birkaç yıl zarfında yapılan Cumhuriyet devrimleri en hafif söyleyişle cür’etkardır. Siyasi elit, asıl işleri olan özgürlük ve güvenliği sağlama işine mesai harcamadıkları gibi, altyapı, üretim, istihdam gibi işlere de doğrusu pek kafa yormamışlar. Marksist terminolojiden ödünç alırsak, Cumhuriyet Devrimleri (ki bunlara reform demek daha gerçekçi gözüküyor) üst yapı devrimlerdir. Erkan-ı devletin acelesi vardır ve zaten üstyapıdaki değişiklikler zamanla altyapıya da sirayet edecek ve devrimler kitleler tarafından sahiplenilecek ve süreklilik kazanacaktır.</p>
<p>Ama işler planlandığı gibi gitmez.</p>
<p>Ulus inşası konusunda ciddi başarılara ulaşsak da teklif edilen Türk-Sünni-Seküler kimliği kabul etmeyen kitleler farklı oranlarda da olsa hep var olagelmiş. Teklif edilen kimlik dönüşümleri ve reformlar, yani kısaca Atatürkçülük,  Şerif Mardin’in de dediği gibi (bkz. Din ve İdeoloji)  ‘’bireye yeni bir anlam tabakası kazandırmamış’’ ve mevcut entelektüel boşluğu otorite ile doldurmak eğiliminde olmuşlar. Bu tarihi perspektif en nihayetinde otoriterdir ve vatandaşlarının (belki bunlara da teb’a demek daha doğru olacak) demokrasinin gerektirdiği rüşde ulaştığını bir türlü kabul etmek istemeyen bir devlet geleneği oluşturmuş. Devlet baba, millet ise asla büyümeyen bir çocuk…</p>
<p>Cumhuriyet’le teklif edilen yeni kimlik, mevcut olanın üzerine eklemlenen ve onunla uyum içerisinde var olabilen bir kimlik olmamış. Aksine mevcut kimliğin bazı unsurlarının reddini gerektiren tekilci ve tekilciliğin doğal bir sonucu olarak baskın ve dayatmacı bir kimlik olmuş.</p>
<p>Bu kimlik teklifine(!) toplumun renklerini oluşturan bazı unsurlar imkansız ya da gereksiz gördüklerinden olsa gerek direnmemişler. Ancak kolektif bilinç ouşturmaya yetecek rakamlara ulaşanlar yani Aleviler ve Kürtler ‘’oyunbozanlık etmişler’’. Bu arada toplumun renkleri derken bu renklerin çoğunun savaşlar ve toprak kayıpları gibi sebeplerle başka coğrafyalardan kopup geldiklerini ve dolayısıyla temel arayışlarının güvenlik olduğunu da unutmamak gerekiyor. Kürtler gibi Aleviler de (ki bu iki kimlik katmanının birlikte var olduğu da vakidir) göçmen zümresinden sayılmazlar. Alevilik çok temel bir kimlik tabakası oluşturur çünkü doğrudan bireyin var oluşunu anlamlandıran bir işleve sahiptir; bunu dini boyut olarak adlandırabiliriz. Kürt kimliği ise geçmişten gelen inkar politikalarının doğurduğu gayr-ı memnunlukla Marksist ideolojinin kucağında boy atmış ve Kürt kimliği Türkiye Marksistlerinin kayıp halkasını, ezilen ve istismar edilen sınıfı etnik temelde oluşturmuş. Günümüzde Kürt kimliğini inşa edenler (hem de çok görünür bir inşa) hem Kemalist hem de Marksist (bu ikisinin üst üste gelmesi durumuna Stalinizm desem kızar mısınız?) kaynaklardan besleniyor; iki anakronizmi üst üste yaşıyorlar.</p>
<p>Gerçekte ne olduğu ve can kaybının ne kadar olduğu, savaş durumunda bile dokunulmaması gereken kadın çocuk ve yaşlılara dokunmanın zihinlerde nasıl meşrulaştığı elbette önemlidir. Ancak ‘bu olayın tekrarlanmaması için nasıl bir zihniyet dönüşümü gerekmektedir?’ sorusu daha merkezi bir konumda olmak durumundadır, eğer geçmişten ders çıkarmak istiyorsak.</p>
<p>Kanaatimce insan hak ve hürriyetleri konusunda ülkemizde ne sosyal ne de politik düzeyde bir konsensus oluşmuş değildir. Bu çok hayati konuda bir konsensus olmayınca da demokrasi talepleri hep lokal kalmış ve herkes canı yandığında demokrasi talep eder olmuştur. Evet bu çok doğaldır ancak bu noktanın ötesine geçememenin sancılarını yaşadığımız da bir vakıadır. Ötekinin hak ve hürriyetlerini meşru görmek ve negatif özgürlükleri bu temelde kabul etmek henüz düşünce dünyamızın sınırlarının ötesinde. Bu noktada kavramsal düşünce geleneğimizin yani teorinin bizde olmayışının -hadi insaflı olalım- zayıf oluşunun da etkisi olsa gerek.</p>
<p>Biraz da pratiğe göz atalım.</p>
<p>Başbakanın özür dilemesini devletin kendisiyle yüzleşmesi olarak görmek için hayli iyimser olmak gerek. Çünkü Başbakan ne kendisinin, ne partisinin, ne de temsil ettiği siyasi çizginin herhangi bir dahlinin olmadığı bir konuda özür dilemektedir. Bu özür üzerinden muhalefete vuran Başbakan hem ötekinin işlediği günahtan dolayı özür dileyerek erdemli insan konumunu pekişirmekte hem de ana muhalefeti –özellikle liderinin kimliği üzerinden- kımıldamaz hale getirmektedir. Ancak bu özrün gündelik siyasetin ötesine geçen bir yönü de vardır ki o da; devletin tabularından biri yıkılmıştır. Bizzat Başbakan devlet adına özür dilemiş, devletin hata yapmış olabileceği ihtimali(!) terminolojiye girmiştir.</p>
<p>Dersim’deki facianın emrini veren siyasi çizgi hem de aynı isim ve kimlikle bugün de vardır, meclistedir ve herhangi bir zihniyet dönüşümünün işaretini de vermemektedir. Evet Başbakan özür dilemiştir ama CHP ve MHP bu konuda geleneksel ‘’hikmet-i hükümet vardır kardeşim, bir bildikleri vardır rical-i devletin’’ noktasında kararlılıkla durmaktadır. Dolayısıyla hak ve özgürlükler konusunda yukarıda bahsettiğimiz konsensus noktasından henüz çok uzaktayız. Mesele fazlasıyla siyasallaşmıştır ve bu sakıncalıdır; bakınız neden:</p>
<p>Muhalefet etme noktasında ciddi bir varlık gösteremeyen CHP ve MHP Dersim konusunda geleneksel devletçi tavırlarını devam ettirerek hem ideolojik tutarlılıklarını göstermekte hem de hükümeti onaylama hatasına(!) düşmeyerek özgürlükler konusunda pek de iyimser olmayan oldukça geniş bir kesimin oylarını kanalize etmeye çalışmaktadır. Bu türden bir popülizm demokrasilerin yumuşak karnıdır ve seçmen blok halinde demokrasi talebinde bulunmadıkça çok temel konular bile gündelik siyasetin dişleri arasında kaybolmaya mahkumdur.</p>
<p>Kaldı ki BDP’yi saymazsak Meclis’teki üç partiden biri ve ideolojik olarak en ‘’light’’ olanı bu konuda tavır ve zihniyetini değiştirmek cesaretini göstermiş diğer iki parti biri Cumhuriyetin seküler değerleri üzerinden diğeri tarihi referanslar üzerinden resmi ideolojiyle birleşerek bu ve benzer konuların devletçi anlayış üzerinden ve güvenlik endişeleriyle meşrulaştırılması noktasında herhangi bir kıpırdanma göstermemişlerdir.</p>
<p>Daha çok zaman ve gayret gerekmektedir. Ancak bu konuların tartışılmaya başlanması bile bizatihi bir gelişmedir; hayırlı uğurlu olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/cumhuriyet-devrimler-ve-dersim-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dersim Olayları Bağlamında Alevi – CHP İttifakı</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/dersim-olaylari-baglaminda-alevi-%e2%80%93-chp-ittifaki/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/dersim-olaylari-baglaminda-alevi-%e2%80%93-chp-ittifaki/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 15:28:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kudret Altındağ]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=687</guid>
		<description><![CDATA[“Dersim Katliamı” CHP’nin hükümet hatta devlet olduğu bir tarihte gerçekleşmişti ve bu olayın felaket boyutu resmi tarih tarafından gizlenmeye çalışılsa bile tüm Alevilerin kulaktan kulağa da olsa yakînen bildiği bir şeydi. Ancak kafaların karıştığı yer bu noktadan sonra başlamaktadır. Katledilen, sürülen ve işkenceden geçirilen Aleviler nasıl oldu da CHP ile kader birliği yapar oldu? Cevaplar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/09/Yazar_Kudret_Altındağ2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-639" title="Yazar_Kudret_Altındağ" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/09/Yazar_Kudret_Altındağ2.jpg" alt="" width="137" height="173" /></a>“Dersim Katliamı” CHP’nin hükümet hatta devlet olduğu bir tarihte gerçekleşmişti ve bu olayın felaket boyutu resmi tarih tarafından gizlenmeye çalışılsa bile tüm Alevilerin kulaktan kulağa da olsa yakînen bildiği bir şeydi. Ancak kafaların karıştığı yer bu noktadan sonra başlamaktadır. Katledilen, sürülen ve işkenceden geçirilen Aleviler nasıl oldu da CHP ile kader birliği yapar oldu?</p>
<p>Cevaplar çeşitli. Bazıları, Dersim olayı bilinçli olarak seçilen bir CIA projesidir. CIA “seçilmiş travma” ile Aleviler’in içinde var olan Atatürk sevgisini yok etmeye yöneliktir.(Yeniçağ Aslan Bulut, 7.12.2011 Dersim’in CIA boyutu: Seçilmiş Travma!)</p>
<p>Bir diğer yaklaşım,Taraf Gazetesi’nde Neşe Düzel’in sorusunu cevaplayan Alevi kesimin önde gelen yazarlarından Cafer Solgun gelmektedir. <span id="more-687"></span>Dersim olaylarından sonra Alevilerin varolmaya devam edebilmek için takiyye yaptıklarını öne süren Solgun, katliam emrinin de Atatürk tarafından verildiğini savunmaktadır. Solgun, Alevilerin bunu hep bildiğini ama korkudan dile getirmediklerini de sözlerine eklemektedir.</p>
<p>Yavuz Sultan Selim’in 40 bin Alevi’nin başını keserek kuyulara attığını ve Osmanlı’nın yıkılışıyla kurulan yeni Cumhuriyet’in bir nevi Aleviler için “kurtuluş” olduğunun resmi ideoloji tarafından okullar aracılığı ile yaygınlaştırılması da CHP-Aleviler yoldaşlığının bir başka açıklamasıdır.</p>
<p>Katiline sığınan veya kendine yumruk atılmasını engellemenin en emin yolu düşmana sarılmaktır anlayışı ile de konuyu değerlendirmek isteyenler vardır.</p>
<p>Stockholm sendromu tabir edilen, “kişinin celladına aşkı” çerçevesine oturtulmaya çalışılan, Aleviler-CHP ilişkisi de kamuoyunda epey tartışılan bir konu olagelmiştir.</p>
<p>Ancak, kanaatimce tüm izahların bir parça gerçekliği olmasına rağmen resmi tam olarak gösterememektedir. Geçmişin acılarından kurtulmak ancak yeni bir değer üreterek bunu kalıcı hale getirebilir. O da, “Dersimli olmak” değil “Tuncelili olmak”tır. Dersimli olmayı reddederek Tuncelili olmak 1937’de yaşanan hadiseleri unutmaktır ve resmî ideolojinin üzerine biçtiği kıyafeti giymektir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu gibi “Dersim olayını” “devrim şartlarında olu böyle şeyler” şeklinde anlatmaktır. Veya CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç gibi, “Dersim Katliamı” için “Önce araştıralım, belki de özür dileyecek bir şey yoktur.” diyebilmektir.</p>
<p>Aslında, Türkiye’de yaşanan ve ifade özgürlüğüne ket vuran uygulamalar nedeniyle ne yazık ki başta Aleviler olmak üzere ülkede yaşayan her grup kendini maskeleme ihtiyacı hissetmiştir. Daha çok muhafazakar kesime yaftalanan “takiyye yapmak” her kesimin kullana geldiği bir araç olmuştur. 20 yüzyılın ikinci yarısında başlayarak devam edegelen ve devletin kılcallarına kadar işleyen “askeri vesayet” nedeniyle büyük çoğunluk fikirlerini özgürce ifade edememiştir.</p>
<p>Din karşıtları, laiklik maskesi ile görüşlerini toplumun üzerine nobran bir ifade ile boşaltmış, muhafazakar kesime diş bileyenler “kemalizm”i kendilerine kalkan yapmış ve nihayet son askeri darbe ile alanları iyice daralan, “marksist”, “ateist” ve uçtaki sol fraksiyonlar kendilerini Alevilik içinde gizleyerek var olma mücadelelerini devam ettirmeye çalışmışlardır.</p>
<p>İlk özgür seçimlerde Demokrat Parti’yi destekledikleri gözlemlenen Alevilerin, günümüzde CHP’ye oy vermelerinin ikinci sebebi de Dersim operasyonunda sürülen, ailelerinden koparılan çocukların belli ailelere dağıtılarak bilinçli bir şekilde tarihlerinden koparılmaları ve başlarına gelen felaketlerin muhafazakar kesimler yüzünden olduğuna kendilerinin inandırılması olmuştur.</p>
<p>Son olarak, sağ politikacıların, başta Süleyman Demirel olmak üzere Alevi kesim ile diyaloga girmemeleri ve ihmali neticesinde Tunceli başta olmak üzere Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde hep CHP kazanmıştır.</p>
<p>Dersim Katliamı, Türkiye Alevileri için ikinci bir Kerbeladır. Ancak, yeni yeni öğrenmekteyiz ki, “daha nice küçük Dersimler yaşanmış” ve gün yüzüne çıkacakları günü beklemektedirler.</p>
<p>Dersim tartışmaları, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, “Bir de İstiklal Mahkemeleri zabıtları açıklansın bakın kaç tane Dersim faciası yaşandığını hep beraber göreceğiz” demesiyle yepyeni bir açı kazanmıştır.</p>
<p>Malum, İskilipli Atıf Hoca’nın şapka kanununa muhalefet nedeniyle asılması küçük çapta nice Dersimlerin yaşandığını bizlere göstermekte, dolayısı ile İstiklal Mahkemesi zabıt, karar ve uygulamalarının tümünün kamuoyuna açıklanmasını icbar etmektedir.</p>
<p>Biliyoruz ki, “Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/dersim-olaylari-baglaminda-alevi-%e2%80%93-chp-ittifaki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gemiler ve Biz</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/gemiler-ve-biz/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/gemiler-ve-biz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 09:33:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kudret Altındağ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=681</guid>
		<description><![CDATA[GEMİLER VE BİZ Gemiler bazen yeni umutlar, yeni hayatlar, yeni haberler ve yeniden doğuşlar getirmiş, tıpkı Nuh’un Gemisi gibi. Kapkara bulutların sardığı, yerin ve göğün azap kustuğu bir anda Nuh Nebi’nin gemisi, felaketten sahil-i selamete çıkarmış içindekileri. Gemilerle maceramız böyle başlamış işte. Sonra devam etmiş, Haliçe karadan yüzdürülmüş gemiler ve bir çağın açılıp diğerinin kapanmasına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/09/Yazar_Kudret_Altındağ2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-639" title="Yazar_Kudret_Altındağ" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/09/Yazar_Kudret_Altındağ2.jpg" alt="" width="137" height="173" /></a></p>
<p><strong>GEMİLER VE BİZ</strong></p>
<p>Gemiler bazen yeni umutlar, yeni hayatlar, yeni haberler ve yeniden doğuşlar getirmiş, tıpkı Nuh’un Gemisi gibi.</p>
<p>Kapkara bulutların sardığı, yerin ve göğün azap kustuğu bir anda Nuh Nebi’nin gemisi, felaketten sahil-i selamete çıkarmış içindekileri.</p>
<p>Gemilerle maceramız böyle başlamış işte. Sonra devam etmiş, Haliçe karadan yüzdürülmüş gemiler ve bir çağın açılıp diğerinin kapanmasına yardım etmiş.<span id="more-681"></span></p>
<p>Gönlümüzde hep bizi sukûn ve barış limanlarına taşıyan bir araç olarak taht kurmuş gemiler. Dağdağalı denizlerden, gulyabanilerden, dev dalgalardan, ölümcül deniz canavarlarından sakınarak hep getirmiş bırakmış sevdiklerimizi kollarımızın arasına.</p>
<p>Sadece bizi mi? 1492 yılında İspanya’da zulüm gören, hayatlarına kastedilmek istenen 150 binin üzerinde Yahudi’yi o zalim kralın topraklarından alıp Osmanlıların müşfik ve huzurlu limanlarına getirmiş binlerce gemi.</p>
<p>Ama sonra bir haller olmuş gemilere.  İnebahtı  deniz savaşında, yıllar 1571’i gösterirken 250 gemimiz alev alev yanmış ve 25 bin levendimiz, ateşle serin sular arasında şehadet şerbeti içmiş.</p>
<p>Gemiler artık denizlerden iyi haberler getirmez olmuş, zaten çok az gelmeye başlamışlar limanlarımıza. Gelenler de boynu bükük, yaralı, yorgun…</p>
<p>Bir gün uzaklardan çok uzaklardan bir yardım çığlığı duyulmuş. Yardım isteyene “yok” demeyi ar bilen Osmanlı, 1889 yılında yaklaşık 650 kişilik mürettabatıyla ve yardım malzemeleri ile Ertuğrul Fırkateyni isimli gemisini hazırlamış ve göndermiş Japonya’ya. Gitmiş Ertuğrul. Gitmiş gitmesine de, geri dönememiş. Eylül’de sadece yapraklar dökülmezmiş ağaçlardan toprağa; işde dal gibi leventler suya düşmüş bir bir 6 Eylül 1890’da. Çok azı kurtulabilmiş bu elim kazadan.</p>
<p>Bitmemiş gemilerin bize yaptıkları. Yavuz ve Midilli isimli iki Alman zırhlısı Rusya’yı topa tutunca Osmanlı’da girivermiş I.Dünya Savaşına. Atalarımızın zekatı kadar bir toprağa sıkışıp kalmamız, milyonlarca evladımızı yitirmemiz ve hesaplanamayacak maddi kayıplarımız ile sonuçlanan savaşı çıkaran bu iki gemi olmuş işte.</p>
<p>Ah bu gemiler, bırakmamış bir türlü yakamızı. Bu sefer de Kıbrıs’ta çıkmışlar karşımıza. Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında 3 gemimiz kendi hava kuvvetlerimiz tarafından vurulmuş. Kocatepe sulara gömülmüş içindeki leventlerimizle birlikte. Diğer ikisi zar zor bir Türk limana atabilmişler kendilerini.</p>
<p>Yine Akdeniz ve yine bir gemi. İsmi Mavi Marmara. “Fayda getirmeyecek şekilde otoriteye baş kaldırma” olayının aktörü. Sonuç, İsrailli komandoların uluslararası sularda gemiye müdahalesi ve 9 vatandaşımızın hayatını kaybetmesi. Yaklaşık iki yıl önce gerçekleşen bu meşum olay neticesinde İsrail ile 30 sene sonra diplomatic ilişkilerin yeniden 2. Katip düzeyine inişi.</p>
<p>Ve daha geçenlerde İzmit-Karamürsel arasında sefer yapan &#8216;Kartepe&#8217; adlı deniz otobüsünün kaçırılması ve güvenlik güçlerinin başarılı bir operasyonu sonucu büyük bir felaketin önlenmesi…</p>
<p>Gemiler, oysa ne kadar müşfiktiniz önceleri. En çok yorgun gözlerle gelirdiniz ve ana kucağı gibi güvenli limanlara demirler, sevenleri kavuşturur, mahzeninde binbir çeşit hediyeler ile bekleyenleri sevindirir ve hep bize güven ve itminan verirdiniz.</p>
<p>Gemiler, bize bu kadar hicran çektirdiğiniz yeter. Biz barışı tesis edemiyorsak siz bari birşeyler yapın. Ne olur, artık felaketler getiren, gözyaşı getiren, öfke getiren, acı getiren gemiler, size diyorum ne olur durun artık. Umutsuzluk, çözümsüzlük ve kavga getirecekseniz hiç çıkmayın limanlarınızdan.</p>
<p>Çıkmayın, yüzmeyin ki, belki bu uğursuzluk fasit dairesi kırılır da asli göreviniz olan yardım, sevgi, el uzatma, gülümsetme, rahatlatma ve ümit aşılama için kulaç kulaç mesafe alırsınız engine denizlerde. Tıpkı yüzyıllar önce yaptığınız gibi…</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/gemiler-ve-biz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet İntikam Almaz Cezalandırır</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/devlet-intikam-almaz-cezalandirir/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/devlet-intikam-almaz-cezalandirir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Oct 2011 14:39:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>
		<category><![CDATA[Terörle Mücadele]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=675</guid>
		<description><![CDATA[PKK ile mücadelenin sizce de tuhaf bir yönü yok mu? İnisiyatif sanki sürekli olarak PKK’da, onlar saldırıyor devlet yani güvenlik güçleri karşılık veriyor ve operasyon başlatıyor. Bu durum PKK’ya süreçleri bozma ve kendisiyle yapılan mücadeleyi takvime başlama avantajı kazandırıyor. 19 Ekim 2011 itibariyle 24 şehidimiz var ve bu sayı artabilir. Yüce Yaradan’dan kendilerine rahmet diliyoruz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a></p>
<p>PKK ile mücadelenin sizce de tuhaf bir yönü yok mu? İnisiyatif sanki sürekli olarak PKK’da, onlar saldırıyor devlet yani güvenlik güçleri karşılık veriyor ve operasyon başlatıyor. Bu durum PKK’ya süreçleri bozma ve kendisiyle yapılan mücadeleyi takvime başlama avantajı kazandırıyor.</p>
<p>19 Ekim 2011 itibariyle 24 şehidimiz var ve bu sayı artabilir. Yüce Yaradan’dan kendilerine rahmet diliyoruz. Şehit vermekten korkmayan bir milletin çocukları olduğumuz malum, öyle olmasaydı Anadolu’yu merkeze alıp eski dünyanın neredeyse tamamını birkaç yüz yıl yönettirmezlerdi bize.</p>
<p>Ancak.</p>
<p>Terörle mücadele karnemizi başarılı bulmak doğrusu pek de kolay değil.</p>
<p><span id="more-675"></span></p>
<p>Cumhuriyet tarihinin ulusalcı politikaları onyıllar boyunca varlıklarını inkar etti Kürtler’in. Onlar da artık unutacak ve kimliklerinin bu kısmından vazgeçeceklerdi. Zaten onlara Türklük vaadediliyordu bu unutmanın karşılığında. Oysa bu çerçevede inşa edilen politikalar Kürtlerin kimliklerini tek parametreye, etnik kimliğe indirgemelerine ve onu bazan kılıç bazan da kalkan gibi kullanmalarına sebep oldu. Siyasallaşan her şey gibi Kürt etnik kimliği de araçsallaştı ve bugün kime hizmet ettiği belli olmayan yollarla kendini ifade ediyor.</p>
<p>2000’li yılların başlarında Türkiye özgürlükçü politikalar uygulayan bir iktidara sahne oldu. Ancak liberalliğin sınırları vardı ve terörle mücadelede tek söz hükümette değildi. Ancak asker de gelinen noktada kendi başarısını sorgulamaya başladı ve bizzat üst düzey komutanlar, teröristle mücadele etmenin yani askeri mücadelenin yeterli olmadığı itirafında bulundular. Özgürlükçü politikalarla askerin bu duruşu yanyana gelince Kürt Açılımı (bu isimlendirmeyi doğrusu pek yanlış buluyorum)  konuşulur hale geldi. Ancak bu önemli çaba, yine PKK’nın suikastına kurban gitti. Adamlar açılım felan istemiyorlardı çünkü. Hükümeti şahinleştirme amacı taşıyan bir çok terör eyleminde bulundular ve hükümet bu eylemlere –mecburen de olsa- popülist cevaplar vermekle yetindi.</p>
<p>Bu noktada söylemek gerekir ki; PKK stratejik, hükmetse taktik tutumlar geliştirdi. Dolayısıyla inisiyatif de stratejiyi üreten tarafta kaldı.</p>
<p>Hükümetin ıskaladığı gerçek, fiziki şiddet tekelini elinde bulundurmadan PKK ile müzakere masasına oturamayacağı idi. Bunun yüzde yüz mümkün olmadığını biliyoruz, ancak en azından açılım politikalarını icra edecek kadar kontrol sahibi olmalıydı, açılımı sabote ettirmemeliydi.  Böyle bir kontrolün olmadığı yerde zor oyunu bozacaktı, yıllardır bozduğu gibi.</p>
<p>Geldiğimiz noktada, terörle mücadelede liberal tezlerin netice vermediği kanaatindeyim. Başta bu politikaların  Kürtleri yanlış algıladığını düşünüyorum. Uzun zaman hakları gaspedilen bir topluluğun haklarının iade edilmesini takdirle karşılamaları ve artık tastamam bir “ben idraki” haline getirdikleri etnik taleplerinden vazgeçmeleri beklendi. Ekonomik iyileştirmeler ve yatırımlarla beraber kültürel haklar iade edilecek ve  bölge ülkenin geri kalanına “entegre edilecekti.”</p>
<p>Bu beklenti hem çoğunluk olan Türkler (bu hala bir şemsiye kimliktir; lazı, çerkesi,arnavutu vs ile beraber) hem de kavganın diğer tarafında bulunan Kürtler için gerçekçi bir beklenti değildi; zira hem araya sağlıklı algılamayı bozan bir unsur olarak araya kan  girmişti hem de yukarıda bahsettiğimiz ben idraki bağımsız bir devlet hayalini de içeriyordu.</p>
<p>Neticede devlet Kürtlere verdiği(!) hakların karşılığını alamamış, PKK’nın popülaritesi bir türlü azalmamıştı. Kürt tarafında temel aktör olarak Stalinist yöntemlerle Kürtleri organize ve temsil ettiği iddiasında bulunan bir terör örgütü vardı. Kürtlere hakları iade edilirken bu örgütün elinden inisiyatif de alınmalıydı, göreceli de olsa. Olmadı. Yani Kürt açılımı ile yurt içi ve sınır ötesinde kapsamlı bir PKK operasyonu “eş zamanlı olarak” icra edilmeliydi. Böylece hükümet kendisini seçmene ifade etmekte de güçlük çekmeyecekti. Bu da yine maalesef olmadı. Hükümet açılıma paralel bir güzellik yaparak operasyonları artırma yoluna gitmedi. Ancak karşıda her türlü ahlaki referanstan arınmış bir aktörün olduğu unutulmuş gibiydi.</p>
<p>….</p>
<p>Geldiğimiz noktada Kürt açılımı çerçevesinde iade edilen hakların, geniş kitleler tarafından birer taviz gibi algılandığını görüyoruz. Sonuç alsaydı kimse açılıma itiraz edemezdi, ancak devlet “verdi fakat karşılığını alamadı”.</p>
<p>Başbakanın bir kaç ay önce yaptığı ve “artık anlayış beklemesinler”, “terörle mücadelede yeni bir döneme giriyoruz” dediği dönemden itibaren evet bendeniz de yeni bir döneme girildiği kanaatindeyim.</p>
<p>Bu dönemde bir taraftan Yeni Anayasa çalışmaları vesilesiyle demokratik ve kültürel haklar herkese eşit olarak verilirken diğer taraftan terörle mücadele daha proaktif yöntemlerle yapılacak. Kısaca inisiyatifin devlet tarafına kaymasını bekliyoruz. Yeni dönemde devlet hem daha güvercin hem de daha şahin olacak, inisiyatif de zaten bu demek.</p>
<p>Zamanlama</p>
<p>Bu arada saldırının zamanlaması ile ilgili olarak, hem kış gelmeden PKK’nın tabanına güç mesajı verdiğini hem de Yeni Anayasa çalışmalarını sabote edebilecek, en azından CHP ve MHP’yi blok halinde şahinleştirecek, dolayısıyla özgürlükçü bir anayasa yapımını zorlaştıracak bir atmosfer oluşturmaya çalıştığını söylemek mümkün. Muhalefetin oluşan öfkeyi mobilize etmek için alacağı agresif tutum hükümeti de populist ve taktik davranmaya zorlayacaktır ki, bunun tek galibi PKK olur.</p>
<p>….</p>
<p>NOT: Bu arada Sayın Cumhurbaşkanı’nın 24 şehidin verildiği saldırıyla alakalı “intikamı çok büyük olacak” şeklindeki açıklamasını başkomutanın sözleri olarak anlamlı buluyorum. Ancak intikam tabirini hem karşı tarafa haketmediği bir itibar atfettiği için biraz garip hem de refleks çağrışımı yaptığı için devlet aklına uzak  buluyorum.</p>
<p>En nihayetinde devlet intikam almaz, hesap sorar ve suçluları cezalandırır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/devlet-intikam-almaz-cezalandirir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Penelope’nin Örgüsü veya Öğrenilmiş Çaresizlik Sarmalında Kadına Şiddet</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/penelope%e2%80%99nin-orgusu-veya-ogrenilmis-caresizlik-sarmalinda-kadina-siddet/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/penelope%e2%80%99nin-orgusu-veya-ogrenilmis-caresizlik-sarmalinda-kadina-siddet/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Oct 2011 07:31:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kudret Altındağ]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=671</guid>
		<description><![CDATA[HaberTürk gazetesinin sürmanşetinden önceki günlerde yayımlanan bir cinayet, görenleri şok etmiştir. Söz konusu gazetenin yayın yönetmeni konuyu gayet pişkince “Kadına yönelik şiddete dikkat çekmek istedik,” diye açıklamış, ancak kimse şiddeti veya katili konuşmamış, maktulü ve şiddete maruz kalan o kadının bu kadar pervasızca gazetenin ilk sayfasına nasıl konulduğunu konuşmuştur. Dolayısı ile bahse konu yayın yönetmeninin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/09/Yazar_Kudret_Altındağ2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-639" title="Yazar_Kudret_Altındağ" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/09/Yazar_Kudret_Altındağ2.jpg" alt="" width="137" height="173" /></a></p>
<p>HaberTürk gazetesinin sürmanşetinden önceki günlerde yayımlanan bir cinayet, görenleri şok etmiştir. Söz konusu gazetenin yayın yönetmeni konuyu gayet pişkince “Kadına yönelik şiddete dikkat çekmek istedik,” diye açıklamış, ancak kimse şiddeti veya katili konuşmamış, maktulü ve şiddete maruz kalan o kadının bu kadar pervasızca gazetenin ilk sayfasına nasıl konulduğunu konuşmuştur. Dolayısı ile bahse konu yayın yönetmeninin umduğu “dikkat çekme” tamamen havada kalmıştır.</p>
<p>Ancak söz konusu gazetenin bir konuyu açığa çıkarması bence gayet olumlu bir gelişmeye kapı aralamıştır. Kim kadın sorununun lafazanlığını yapmaktadır, kim bulunduğu koltuğu, köşeyi, mevkii kaybetmemek için, patronunun -bu hiç bir etiğe uymayan- yayınını telif için kendini telef etmektedir ve kim gerçekten dik durabilmiştir? Tüm bunların ortaya çıkması adına haber, bir mihenk taşı olmuştur.</p>
<p><span id="more-671"></span></p>
<p>Türkiye’deki kadına –sadece kadına değil çocuklara da- yönelik her türlü psikolojik ve/veya fiziki şiddete karşı alına(maya)n yasal tedbirler <strong>“Penelope’nin Örgüsü” </strong>gibidir. Bu şiddet sarmalına ciddi bir itiraz ve güçlü bir örgütlenme ise maalesef ortada yoktur. Kadınlarımız açısından konu bir <strong>“Öğrenilmiş Çaresizliktir.”</strong></p>
<p>Mitolojiye göre, Yunanlı Kral Odysseus, Truva’yı da kapsayan uzun bir yolculuğa çıkmıştır. Eşi Penelope kendisine gelen evlilik taleplerini engellemek için gelenlere örgüsünü bitirince cevap vereceğini söyler ama akşama kadar ürettiği dokumaları sabaha kadar söker ve örgü hiç bitmez. Böylece sonu gelmeyen işler için bir deyim olur; “Penelope’nin Örgüsü”.</p>
<p>Yasalarımız da, kadına yönelik her şiddette Penelope’nin Örgüsü gibi işler. Bu ülkede ne yazık ki, tecavüzcüsü ile evlendirilerek “sorun çözme” gibi gariplikler, son olarak “Rahşan Affı” diye bilinen ve binlerce hayatı kirleten suçluların toplumun üzerine yeniden salındığı genel aflar, “eti de sizin kemiği de” denilerek “koca evine” “satılan” kızlar, çocuk yaşta evlendirilen genç kızlar ve nihayet karı-koca kavgasını ayırmak isteyenlere olayın kadın kahramanları tarafından söylenen “kocamdır, döver de sever de. Sana ne!” türü ikazlar hep yaşanagelmiştir.</p>
<p>Temelini kesinlikle dini bir kaynaktan almayan ancak din kullanılalarak kutsanan bu ilkel toplumsal bilinç düzeltilmeden, sadece kanunlarla kadına ve çocuğa şiddeti bitirmek oldukça zordur. Dini referanslar doğru kaynaklardan öğretilmesi durumunda, değil bir bireyin kadın ve çocuğa şiddet uygulaması, hayvana bitkiye hatta cansız maddelere bile kötü davranış sergilemesi olanaksızdır.</p>
<p><strong>Martin E. P.  Seligman</strong> tarafından ortaya atılan “Öğrenilmiş Çaresizlik” veya orijinal ismiyle “Learned Helplessness” bir konu üzerinde normal bir hafızaya sahip bir canlının yaşadığı olumsuz tecrübelerin belli bir deneme süresince çözümlenememesi durumunda ortaya çıkan psikolojik bir problemdir.</p>
<p>Maalesef kadınlarımız –çoğu itibari ile- kendilerine ve çocuklara yönelik şiddeti öğrenilmiş bir çaresizlikle izlemekten başka bir şey yapmamaktadır. Bu çaresizlik çoğu kere de medya yoluyla insanlar üzerine pompalanmaktadır. Örneğin, boşanmış bir kadının eski kocası tarafından öldürüldüğü, boşanmak isteyen kadının kocası tarafından dövüldüğü, şiddete uğradığı için polise şikâyette bulunan kadının kocası tarafından yaralandığı vs gibi onlarca haber, gazetelerin 3.sayfasından toplumun bilinç altına her gün büyük bir sabır ve titizlikle boca edilmektedir. Haberlerde -genel itibari ile- şiddet uygulayan kişinin ne resmini ne akıbetini bulabilmekteyiz ama şiddete maruz kalan kişinin büyük boy resmi ve yaşadıkları geniş bir şekilde verilmekte, “bakın ey kadınlar maço-erkil yapıya baş kaldıranın hali böyle olur” mesajı zihinlere işlenmektedir.</p>
<p>Bütün bunlar, erkek egemen bir medya ve ataerkil bir görenekten kaynaklanmaktadır. “Görenek” ifadesini bilerek kullandım, zira babasından ve yer yer annesinden şiddet gören çocuk, büyüdüğünde aynı “göreneği” devam ettirmektedir. Kişi çocukken kendisi şiddet görmese de, ebeveynlerinin uyguladığı veya medyada, dizilerde veya gazetelerde, gördüğü şiddeti içselleştirerek ya kendine yapıldığında ses çıkar(a)mamakta ya da bizzat şiddeti uygulayan posizyonuna geçmektedir.</p>
<p>Bu şiddet sarmalından çıkış yolları elbette mevcuttur. Önce bir sevgi toplumu inşa edilebilmesi için çocuklar başta olmak üzere bireyler bilinçlendirilmelidir. Yasalar medeni dünyada nasılsa öyle yapılıp, en önemlisi, işletilmelidir. Medya diline bir çeki düzen verilip, mağdur değil şiddeti uygulayan teşhir edilmelidir. Son olarak, kadınlar örgütlenmeli ve bu konuda güçlü tepki vermeyi acilen öğrenmelidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/penelope%e2%80%99nin-orgusu-veya-ogrenilmis-caresizlik-sarmalinda-kadina-siddet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilgi Üzerine Dağınık Bir Derkenar</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/bilgi-uzerine-daginik-bir-derkenar/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/bilgi-uzerine-daginik-bir-derkenar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Oct 2011 10:53:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aynalı Baba]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=664</guid>
		<description><![CDATA[Bildiğimiz kadarıyla yaratılmışlar arasında yalnızca insan kendi varoluşunu, yani bizzat kendisini ve yaşadığı maddi çevreyi aşabiliyor ve biz buna kısaca hayal diyoruz. Evet, insan kendisini saran maddi dünyayı kavramlaştırarak nesneleştirir ve bilinç düzeyine çıkararak zihninin birer oyuncağı haline getirir ve bu kavramlardan yola çıkarak bir varlık algısı ortaya koyar. İşte bu varlık algısı rafine dimağlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2009/03/aynalibaba.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-22" title="aynalibaba" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2009/03/aynalibaba.jpg" alt="Aynalı Baba" width="150" height="50" /></a></p>
<p>Bildiğimiz kadarıyla yaratılmışlar arasında yalnızca insan kendi varoluşunu, yani bizzat kendisini ve yaşadığı maddi çevreyi aşabiliyor ve biz buna kısaca hayal diyoruz. Evet, insan kendisini saran maddi dünyayı kavramlaştırarak nesneleştirir ve bilinç düzeyine çıkararak zihninin birer oyuncağı haline getirir ve bu kavramlardan yola çıkarak bir varlık algısı ortaya koyar. İşte bu varlık algısı rafine dimağlar tarafından sistemleştirilir ve bir alem tasavvuru inşa edilir, varlığın iskeleti gibidir bu.  Bundan sonra üretilen kümülatif bilgi bir doku gibi hep bu alem tasavvurunun bağlamına eklenir ve bu bağlamda  anlamlandırılır. Yani her medeniyetin bir “büyük resim”i vardır ve her bilgi üretildiği medeniyetin izlerini taşır (küçük resim), ona itiraz ederken bile…<span id="more-664"></span></p>
<p>…</p>
<p>Bilgi&#8217;nin &#8216;nötr&#8217; bir kavram haline gelip &#8216;değer&#8217; taşımayan(value free) bir forma girmesi, modernitenin bir iddiasıdır ki biz bunun yanlış olduğunu düşünüyoruz. Gelenekle yaka paça olarak kendine varlık alanı açmış olan modernite, geleneği aştığını söylerken (çizgisel tarih anlayışı) aslında aştığını sandığı şey, içinde doğduğu medneniyetin geçmişi yani gelenekleri idi. Modernitenin tarihi seyri içerisinde klasik ve antik dönemlerin hiyerarşik alem tasavvuru büyük oranda yerle bir edilmiş, mevcudiyetini devam ettirenler ise bir “meşruiyet krizine” sokulmuştur. Alem, insan zihninde (bilgi olarak) yeniden düzenlenmiş (epistemolojinin ontolojinin önüne geçmesi) ve kainat, insanın istismarına sunulmuştur (bu bağlamda Foucoult’nun, enstrümental akıl yaklaşımı ufuk açıcı olacaktır). Bu esnada modernite üretilen bilgiye kendi rengini yani kendi iddialarını doğrulayan anlamlar vermiştir ve dolayısıyla modernite bağlamında üretilen bilgi renksiz ya da evrensel değildir. Burada bilgiyi, yalnızca sosyal bilimler alanında üretilen bilgi anlamında kullanmıyoruz, evrim teorisinin gerek Batıda gerekse dünyanın geri kalanında yaptığı etkiyi hatırlayınız. Yine kendine özgü bir alem tasavvuru olan Deizm’in en büyük temsilcilerinden biri, bir fizikçi olan Isaac Newton olmuştur.</p>
<p>…</p>
<p>Bilgi Terörü</p>
<p>Terörü diğer kriminal vakalardan ayıran temel fark terörün siyasal etkiler doğurmayı amaçlamasıdır. Bu persepektiften, çoğu hiç bilmediğimiz yerlerde hazırlanan ve daha sonra medya organları vasıtasıyla üzerimize “boca edilen” bilgi kitlesel olması nedeniyle her halukarda siyasal etkiler doğuruyor. Burada meşru bilgi üretimine bir itirazımız yok, tarih suyunu tersine akıtmaya da çalışmıyoruz ancak manipülasyon amaçlı bilgiyi diğerinden ayırmak çoğu zaman epeyce zor, bazansa imkansız. Radyasyon gibi bir şey bu, kitlesel olarak maruz kalıyoruz, kurtulmak içinse yer altına girmek gibi birşey yapmamız gerekiyor; gazetesiz, televizyonsuz, internetsiz bir hayat.</p>
<p>Bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu bir çağda yaşıyoruz ve sanırım yanlış bilgiye ulaşmak biraz daha kolay oluyor.</p>
<p>Burada değinmek istediğimiz bir başka konu daha var. Ulaştığımız ya da maruz kaldığımız bilgi bazan öyle teknik bir ağırlıkla üzerimize çöküyor ki, düşünce sistemimiz felç oluyor ve doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyetimiz ortadan kalkıyor, bilginin etkin yorumcusu olamıyoruz. İşte bir Anayasa hukukçusu ya da bir kalp cerrahını dinlerken söylediklerine ne kadar itiraz edebilirsiniz ki? Bir uluslar arası ilişkiler uzmanı ya da ekonomisti dinlerken de itiraz etmek haddimize değil ama her yerde onlar var. İnsanı eksiğiyle gediğiyle yaşadığı hayatın aktörü olmaktan çıkarıp nesneleştiren ve istatistiki bir değere indirgeyen bir yapıdan bahsediyoruz; yaşarken “bir”siniz, öldünüz “sıfır”.</p>
<p>Devam edecek&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/bilgi-uzerine-daginik-bir-derkenar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kaybolan Mimarimiz-2</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/kaybolan-mimarimiz-2/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/kaybolan-mimarimiz-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Oct 2011 19:11:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kudret Altındağ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=661</guid>
		<description><![CDATA[Medeniyet İnşası Evin İnşasıyla Başlar Bir önceki yazımda Türk tarzı evin tarihi seyrini anlatmıştım. Ancak Fatih Bey’in vurguladığı konular ve gelen yorumlar çerçevesinde bu konuyu biraz daha açmak istiyorum. Turgut Cansever’in ‘Kubbeyi Yere Koymamak’ adlı eserini konu alan bir toplantıda , Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Selahattin Turan’ın şu ifadeleri dikkat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/09/Yazar_Kudret_Altındağ2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-639" title="Yazar_Kudret_Altındağ" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/09/Yazar_Kudret_Altındağ2.jpg" alt="" width="137" height="173" /></a>Medeniyet İnşası Evin İnşasıyla Başlar</p>
<p>Bir önceki yazımda Türk tarzı evin tarihi seyrini anlatmıştım. Ancak Fatih Bey’in vurguladığı konular ve gelen yorumlar çerçevesinde bu konuyu biraz daha açmak istiyorum.</p>
<p>Turgut Cansever’in ‘Kubbeyi Yere Koymamak’ adlı eserini konu alan bir toplantıda , Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Selahattin Turan’ın şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Batı kapitalizmin temsilcisi ülkelerde binaların yüksek yapılması aslında yanı başındaki komşusuna ben senden üstününüm mesajlı bir meydan okumadır.”<span id="more-661"></span></p>
<p>Demek ki, apartman hayatı bizim kültürel kodlarımızın dışında bir şekilde bize dayatılmış bir mimari tarzdır. Dolayısı ile öncelikle bu mimariden vazgeçmek durumundayız. Eğer bir medeniyeti yeniden ayağa kaldırmak veya yeni bir medeniyet inşa etmek istiyorsak önce konutlarımızı, sonra mahallemizi sonra şehirlerimizi sonra da ülkemizi bir karaktere bir ruha göre yeniden inşa etme zorunluluğumuz vardır. <!--more-->Ve bu inşa, kesinlikle kültür ve inanç dünyamızdan referans almalıdır.</p>
<p>“Kervan yolda düzülür,” mantığı şehir mimarisi için geçerli olmamaktadır. Bu hem ekonomik değildir hem de pratik. Altyapısı, plan ve projesi ile şehirlerimiz bize göre dizayn edilmeden ileriye yönelik her hamle kadük kalır.</p>
<p>Eğer Osmanlı medeniyeti, cami, medrese, han, hamam ve şifahanelerle yükselmişse bu müesseslerin şehrin en muteber ve merkezi yerine inşa edilmesiyle gerçekleşmiştir. İnsanlar tüm ticari faaliyetlerini, ibadetlerini, temizlik ve sağlık ihtiyaçlarını bu merkezlerden giderirken aynı zamanda sosyalleşiyor, tanışıyor ve kaynaşıyordu. Cazibe merkezi mekanlar şimdikiler gibi dağınık değil bir bütün olarak karşımıza çıkıyordu.</p>
<p>Ancak ne yazık ki günümüzde, şehir merkezleri AVM’ler, rezidanslar ve gökdelenlerle sokaktan, halktan kısacası toplumdan soyutlanmış bir şekilde öylece çelik ve çimento yığını halinde durmaktadır.</p>
<p>Hatta çok katlı siteler ve yüksek katlı devasa apartmanlar, sadece tabiatı tahrip etmekle kalmamakta, sosyal ilişkileri, fakir ve zengin ayrışmasını da derinleştirerek, psikolojik ve beşeri ilişkileri keserek toplumsal yapıyı temelden dinamitlemektedir.</p>
<p>Varlıklılar yoksullarla, fakirler zenginlerle iki yönlü irtibatı kesen bu gettolarda yaşamakta birbirleri ile yalan yanlış bilgiyi ya haberlerde ya da dizilerden almaya çalışmaktadır. Zira birbirlerini tanımak için aralarında teması sağlayacak bir ortak zemin bulunmamaktadır.</p>
<p>“Dünya’da mekan, Ahirette iman” derlerdi eskiler. Osmanlı’da bir paşa veya bir üst düzey yönetici, padişahın ihsanı şahanesine mazhar olduktan sonra elindeki varlığı çocuklarına bırakamayacağı için genelde kasırlar, köşkler, vakıflar inşa ederek harcama yoluna giderdi.</p>
<p>Görevinden azl olduğunda veya öldüğünde o yöneticinin malları hazineye devredilirdi. Böylece bir sermaye birikimi gerçekleşmemiştir. Sermaye birikmediği için de bizde Avrupa’da olduğu gibi geniş saraylar, şatolar, köşkler çok görünmez.</p>
<p>Dolayısı ile dedelerimiz evlerin sağlamlığı konusunda bir bilinç oluşturmamışlardır ve bu eleştirilebilir. Bunun anlamını belki Osmanlı’nın medeniyet anlayışından çıkarmak mümkündür. Şöyle ki, Osmanlı tarzı evlerin genelde ahşap, sarayların, camilerin, şifahanelerin, köprü ve surların ise taştan yapıldığını görürüz. Zira “devlet ebed müddet”tir, ama evler de bizim gibi fanidir ve asıl kuvvetli ve sağlam olması gereken o evin içinde yaşayan nesil olmalıdır.</p>
<p>Önceki yazıya atfen yapılan yorumlarda, “İklim değişmeden yağmur yağar mı?” sorusu sorulmaktadır. Son olarak diyebilirim ki, iklimin değişmesini, bulutların oluşmasını beklemek yerine, sebeplere riayet ederek toprağımızı yeşillendirmeli, ağaçlandırmalıyız ki yağmuru beklemek için gerekli olan fiili duayı gerçekleştirmiş olalım. Ve dahası eğer tüm çabamıza rağmen yağmur yağmıyorsa o zaman vakit, yağmur duası vaktidir.</p>
<p>Nasıl ki taş, toz, çamur içinde çiçek yetişmez. Yetişse bile ya ayrık otu ya diken yetişir. O halde oranın önce bir ıslahı gerekir, aynen onun gibi, evlerimiz, mahallelerimiz, şehirlerimiz ve ülkemiz mimari açıdan ciddi bir ıslaha muhtaçtır. Ta ki, o evlerden güller, şebnemler, menekşeler, papatyalar, laleler, sümbüller, karanfiller, orkideler, çarkıfelekler, çiğdemler, leylaklar, şebboylar, reyhanlar, zambaklar ve yaseminler yetişsin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/kaybolan-mimarimiz-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kaybolan Mimarimiz</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/kaybolan-mimarimiz/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/kaybolan-mimarimiz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Sep 2011 12:43:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kudret Altındağ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=657</guid>
		<description><![CDATA[Yüzyıllar önce Türkler, Anadolu’yu yurt edinmeden önce Orta Asya&#8217;nın uçsuz bucaksız steplerinde göçebe ve özgürce yaşıyorlardı. Gerek yaşam tarzları gerek iklimden kaynaklanan şartlar sebebiyle Türkler çadırlarda ikamet etmekteydiler. Çadırlar sık sık taşındığından genelde hafif malzemelerden keçe veya derinden yapılmaktaydı.  Anadolu’ya yerleşen Türkler, bulundukları coğrafi ortama göre evlerini inşa etmeye başladı. Örneğin, Kayseri civarında evler kerpiçten yapılırken, Trabzon&#8217;da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/09/Yazar_Kudret_Altındağ2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-639" title="Yazar_Kudret_Altındağ" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/09/Yazar_Kudret_Altındağ2.jpg" alt="" width="137" height="173" /></a></p>
<p style="text-align: left;" align="center">Yüzyıllar önce Türkler, Anadolu’yu yurt edinmeden önce Orta Asya&#8217;nın uçsuz bucaksız steplerinde göçebe ve özgürce yaşıyorlardı. Gerek yaşam tarzları gerek iklimden kaynaklanan şartlar sebebiyle Türkler çadırlarda ikamet etmekteydiler. Çadırlar sık sık taşındığından genelde hafif malzemelerden keçe veya derinden yapılmaktaydı.</p>
<p> Anadolu’ya yerleşen Türkler, bulundukları coğrafi ortama göre evlerini inşa etmeye başladı. Örneğin, Kayseri civarında evler kerpiçten yapılırken, Trabzon&#8217;da ahşaptan ve Konya&#8217;da ise taştan yararlanılmaktaydı.</p>
<p><span id="more-657"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Selçuklular ilk dönemlerinde yer yer İran mimarisine bir öykünme varken daha sonra özellikle beylikler döneminde Türk mimarisinin kendi üslup ve karakterini oturtmaya başladığını görmekteyiz. İran mimarisinde genelde tuğla kullanılırken Türkler Anadolu&#8217;da taş kullanılması bu farklılığa sadece bir örnektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı döneminde -konut mimarisi çerçevesinde- tamamen özgün eserlerin ortaya çıktığı altın çağda, Türk tipi ev tarzı da ülkenin gelişmişliğini, ince zevkini, zengin kültürünü ve anlayışını yansıtırdı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türk yapı sanatının yerli ve aşkın tarzını en iyi realize eden özelliği hiç şüphesiz cumbalardır. Farklı tarz ve malzemelerle yapılmış da olsa dünyanın hiçbir ülkesinde cumbalar Türk mimarisinin konutlara uyguladığı mükemmellikte evlere yerleştirilememiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Genelde Türk tipi ev yapısı tek katlı olmasına rağmen cumbalarla tek katlı evlerde yakalanan tam kare veya dikdörtgen iç mekân, cumbalarla üst katlara da taşınabilmiştir. Türkler için önemli olan, gün ışığı, ferahlık ve genişlik cumbalı evlerde daha kullanışlı bir şekilde elde edilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkçede  “Evi dişi kuş kurar” diye enfes bir tabir vardır. Orta Asya’dan Osmanlı’nın son dönemine kadar inşa edilen evler, kadına göre yani kadının ihtiyaçlarına göre planlanmakta idi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Odalar, gelen misafirlerin her ihtiyaçlarını görebilecek şekilde dizayn edilirdi. Yani bir odanın bir köşesi aynı zamanda banyo, bir köşesi yemek pişirme bölümü, bir köşesi yatmak için kullanılabilirdi. Aslında bu format, Orta Asya’daki çadır sisteminin güncel bir modeli olmaktaydı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Geçmişten gelen Türk töreleri ile İslam dininin hassasiyetlerinin göz önünde tutulduğu Türk evleri sokak kapısının geniş bir avluya açılması esasına yani içe dönük bir planla inşa edilirdi. Bu evlerde “ayağın torağa değmesi lazım” anlayışı hüküm sürmekteydi ve evler tabiat ile iç içe idi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak, Osmanlının son döneminde yavaş yavaş Türk tipi konuttan tavizler verilmeye başlanmıştır. Daha sonra Cumhuriyet’in ilk döneminde gerek ekonomik gerek yasal zorlamalarla ahşap malzemeler terk edilmiş yerini kâgir yapılara bırakmaya başlamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çağdaş mimari akımların etkisi altında şekillenen Türk tipi konutlar 1950’li yıllarda artık kendini büyük oranda apartmanlara hapsetmeye başlayarak günümüze kadar gelmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Günümüze dönecek olursak, vahşi kapitalizmin sınır tanınamazlığı, insanoğlunun açgözlülüğü ile birleşince şehirlerimiz hızlı bir şekilde beton ve apartman mezarlığına dönmüştür. Şehirlere yapılan yoğun ve baş döndürücü göçler ve bu göçlerin neden olduğu talep, arsa sahiplerini daha çok arza itmiş,  birkaç katlı, bahçeli evler çok katlı apartmanlara dönüşmüştür. Daha sonra bahçelerin de talan edilerek betonlaşması çok uzun sürmemiştir. Bu betonlaşma, orman arazilerinin yağmalanması, kaçak konutlar, alt yapısız araziler üzerinde “gecekondu” tarzı yapılaşma ile şehirler ruhsuzlaşmış ve nihayet Türk mimarisi kifayetsiz müteahhitlerin insafına terk edilmiştir.1950-1999 yılları arasındaki bu çirkin ve plansız yapılaşma büyük Gölcük depremi ile insanları sarsmış ama ne yazık ki kendine getirememiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sosyalliğe, pedagojiye ve mahreme uygun yaşam tarzları üst üste, yan yana dairelerde yaşayan ailelerin hemen hemen yok olmuştur. Işıksız, yağmurun toprakta bıraktığı enfes kokudan uzak ve ağaçsız bir çevreden mahrum evler, elbette kavgacı, hırçın ve huzursuz bireylere beşiklik etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>TOKİ’nin son zamanlarda yöresel mimariyi ön planda tutan konut inşaat projeleri ve Beypazarı’nda yörenin geleneksel mimarisine uygun evler inşa etmesi umut verse de oldukça yetersiz çabalardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çehreleri değişse de, malzemeleri kuvvetlense de hala dikey konut projeleri Türkiye’nin dört bir yanında yükselmeye devam etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mademki ev özelde kadın ve çocuk, genelde ise aile için inşa edilir ve ancak o zaman “yuva” olur. O halde kadınların ihtiyaçlarına göre, bireylerin huzurlu yaşamasına öncelik verecek şekilde ve Türk gelenek ve görenekleri göz önünde tutularak konutlar yeniden projelendirilmelidir. Bu konuda her türlü yasal tedbir alınmalı ve kararlılıkla uygulanmalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir Türk atasözü ile yazımızı bitirecek olursak, nitekim “Aslan yattığı yerden belli olur.”</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/kaybolan-mimarimiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
	<img style='margin:0;padding:0;border:0;' width='1px' height='1px' src="http://aynalar.org/wp-content/plugins/mystat/mystat.php?act=time_load&id=93563&rnd=168126611" /></channel>
</rss>

