<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>aynalar.org &#187; Gurbetten&#8230;</title>
	<atom:link href="http://aynalar.org/category/gurbetten/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://aynalar.org</link>
	<description>. . . : görmek için : . . .</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jul 2010 21:39:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>27 Mayıs</title>
		<link>http://aynalar.org/ilker/27-mayis/</link>
		<comments>http://aynalar.org/ilker/27-mayis/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2009 14:38:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ilker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gurbetten...]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Menderes]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=170</guid>
		<description><![CDATA[Ehemmiyetine binaen, gecikmiş de olsa bir daha &#8230; Türkiye’de son zamanlarda gelişen olayları iyi anlamak için, yakın tarihle çok iştigal etmek lazım. Özellikle 27 Mayıs’ı araştırmadan, onun üzerinde düşünmeden, ne laikçi elit ile demokratik toplum arasındaki çatışmayı, ne e-muhtırayı, ne 367 kararını, ne başörtüsü kararını, ne de kapatma davasını anlamak mümkün (saydığım noktaların çokluğu aslında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><img class="alignnone size-full wp-image-70" title="yazar_i_y" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2009/04/yazar_i_y.jpg" alt="yazar_i_y" width="313" height="59" /></p>
<p class="MsoNormal">Ehemmiyetine binaen, gecikmiş de olsa bir daha &#8230;</p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Türkiye’de son zamanlarda gelişen olayları iyi anlamak için, yakın tarihle çok iştigal etmek lazım. Özellikle 27 Mayıs’ı araştırmadan, onun üzerinde düşünmeden, ne laikçi elit ile demokratik toplum arasındaki çatışmayı, ne e-muhtırayı, ne 367 kararını, ne başörtüsü kararını, ne de kapatma davasını anlamak mümkün (saydığım noktaların çokluğu aslında yüzümü de kızartmakta). 27 Mayıs’ın etkileri geçmiş değil Türkiye’de. Çoğu korkular, gerginliklar, çatışmalar 27 Mayıs’ın bugüne olan yansımalarından ibaret. Bu yansımalar hiçbir zaman eksik olmadı Türkiye’de aslında. Sadece aktörler, olaylar, hayata yansıma şekilleri farklı oldu.</span></p>
<p><span id="more-170"></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, uzun bir süre zaten ülkede toplumun büyük kısmı belini doğrultmakla meşguldü. Tek parti iktidarına dayalı yönetim şekli baskıcı politikalarına rağmen hayatiyetini sürdürebildi. Yeni elitler sadece “iktidarı elimizde bulunduralım yeter” anlayışından ziyade, toplumu üstten biçimlendirme ve ülkeyi tarihi mirasından koparma anlayışı ile hareket ediyorlardı. Bir süre bu yolda ciddi bir engelle karşılaşılmadan mesafe katedildi de. Fakat önemli bir kusurları vardı: Modernleşmeyi sadece biçimsel algılıyor; ülkeyi geliştirip, ileri götürmeye ve elde edilen kazanımları paylaşmaya yanaşmıyorlardı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Dünya soğuk savaşa doğru giderken yeni oluşan güç dengeleri Türkiye’de yüzeysel de olsa bir demokratikleşme olmasını gerekli kılıyordu. Ne toplum ne de yeni elitler buna hazırdı. Demokratikleşme süreci bu yüzden dengesiz başladı. “Açık oy, gizli tasnif” aslında yeni elitlerin paylaşmama zihniyetini açıkça ortaya koyuyordu. Belki de bu tavır, sonraki dönemlerde Demokrat Parti iktidarı sırasındaki gerginliklerin dozajını da arttırdı. Devletin elinde bulunan imkanların kullanımı konusundaki mücadeleyi bu tavır zaten kaçınılmaz kılıyordu. Ayrıca Demokrat Parti tarafından dillendirilen ve elitlerde huzursuzluğa sebebiyet veren bazı söylemlerin de yolunu açtı (“siz isteseniz hilafeti bile getirirsiniz”).</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bu arka plana dayalı olarak (yenilerde yüz kızartıcı bazı ayrıntılarını da öğrendiğimiz) 27 Mayıs darbesi vuku buldu. Bu Türk tarihinde kanaatimce sadece kara bir leke olmakla kalmadı, sosyal, ekonomik ve siyasi hayata sürekli aktif halde olan bir fay hattı olarak yerleşti. Zamanın akışı içerisinde meydana gelen (postmodern darbe 28 Şubat dahil) diğer bütün darbeler de bu fay hattının iç ve/veya dış etkenler sonucunda harekete geçmesinden ibaretti aslında. Her defasında elitler tekrar bir ayardan geçirdiler devletin sistemini (halen de bu süreç devam etmekte). Bunu Anayasa Mahkemesi’nin kendi kuruluş gayesini açıkladığı <a href="http://www.anayasa.gov.tr/general/icerikler.asp?contID=246&amp;menuID=43&amp;curID=45" target="_blank">sayfada </a>da tespit etmek mümkün:</span></p>
<blockquote>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">1961 Anayasası, 1924 Anayasası’nın “Ulusal Egemenlik” ilkesinden değişik bir egemenlik anlayışını kabul etmiştir. Bu anlayış, 1982 Anayasası’nca da benimsenmiştir. 1961 Anayasası’nın 4. maddesine göre “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir”. Maddenin bu ilk fıkrası, 1924 Anayasası’nın 3. maddesinden olduğu gibi alınmıştır. Ancak, 1961 ve 1982 Anayasalarının egemenliğin nasıl kurulacağını gösteren tümceleri, 1924 Anayasası’ndan oldukça değişik bir içeriktedir: “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar tarafından kullanır.” <strong>Türk Anayasa tarihi yönünden ele alındığında bu kuralın temel amacının, Parlamentonun üstünlüğüne son vermek olduğu söylenebilir.</strong> Parlamentonun üstünlüğü 1924 Anayasası’nın en temel özelliği idi. İlk kez 1961 ve ondan sonra da 1982 Anayasası’nda benimsenen bu yeni ilkenin, yani egemenliğin Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organlar tarafından kullanılmasının öngörülmesiyle birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi, ulus adına egemenliği kullanan tek organ olmaktan çıkmıştır. 1961 ve 1982 Anayasaları, egemenliğin kullanılmasında yargıya önemli yetkiler tanımışlardır. Özellikle, Anayasa Mahkemesi, Parlamentonun çıkardığı yasaların anayasaya uygunluğunu denetlemesi nedeniyle egemenliğin kullanılmasında önemli bir paya sahiptir. Çünkü, Anayasa Mahkemesi, Parlamentonun çıkardığı yasaların Anayasa’ya aykırı olup olmadığına karar verebilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin, siyasal kurumların,özellikle Parlamentonun yetkilerini <strong>kötüye kullanması</strong> durumunda bir denge oluşturacağı ve bunu engelleyeceği düşünülmüştür.</span></p>
</blockquote>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bütün bu süreç içerisinde devlet kurumu elitlerin eliyle bir kısıtlama, yasaklama, dışlama aracına dönüştü. Toplum ise özellikle 80’li yıllardan sonra buna dış dünyaya<span> </span>açılım yoluyla çare aramaya başladı. Bu eğilim ise artan bir şekilde olayların gidişatını değiştirebilecek bir etki alanının oluşmasına yol açtı. Çünkü dış dünya ile empati/sempati geliştikçe, hem içeride, hem dışarıda elit kesimin kamuoyunu etkilemek için öne sürdüğü argümanlar etkisiz hale geldi. Toplumun bu çatışmaya son verme görevini yüklediği politikacılar bu etkenleri bütünüyle değerlendirip, hak ve özgürlükleri bir bütün olarak ele alıp, bazı tuzaklara düşmeseydi şu anda belki de çok farklı bir noktada bulunacaktı Türkiye. Başörtüsüyle yüksek öğrenime olanak sağlama maksadıyla gerçekleştirilen anayasa değişikliği bu bağlamda maalesef “siz isteseniz hilafeti bile getirirsiniz” sözüne benzer bir kaderi paylaşmakta.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Türkiye şu andan itibaren ne yöne gideceği belli olmayan bir gemi mahiyetine bürünmüş durumda. Fakat ümitvar olmaktan başka çaremiz de yok. Umulur ki, son olaylar ülkede demokrasi isteyen farklı toplulukların daha bir içtenlikle ve birbirlerinin hissiyatlarını da göz önünde bulundurarak, el ele vermesini ve içinden çıkılmaz bir hal almış olan devlet mekanizmasının her kesimi rahatlatacak şekilde reforme edilmesi hedefiyle yola koyulmasını tetikler. Türkiye’nin soğukkanlılıkla, farklılıkları da değerlendirerek, belli bir ciddiyetle ve iyi düşünülmüş bir plan çerçevesinde ülkedeki hak ve özgürlükler problemini çözecek bir kollektif şuura ihtiyacı var.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Elde bu potansiyel hiçbir zaman olmadığı kadar da var aslında. Sadece eskilere ait bazı korku ve çekinceleri bir kenara atabilmek gerekiyor. İçinde yaşadığımız asırda ise bu korku ve çekinceler Türkiye’nin önünü hepten tıkamakta ve Türkiye’yi hiç istenmeyecek bir imaja mahkum etmekte.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ne dersiniz, 27 Mayıs’a beraberce son vermenin zamanı gelmedi mi?</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/ilker/27-mayis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anadil ve Özgüven</title>
		<link>http://aynalar.org/ilker/anadil-ve-ozguven/</link>
		<comments>http://aynalar.org/ilker/anadil-ve-ozguven/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2009 00:00:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ilker</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gurbetten...]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=69</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazımızda gurbette çocuklarımızın asli kültürümüzden yararlanma hususunda yaşadıkları eksiklikleri nasıl kapatabileceğimiz ve onları kendi kültürlerine yabancılaşmadan nasıl yetiştirebileceğimizi ele almaya çalışacağım. Öncelikle farklı yaşam tarzına sahip ve farklı kültürlerden gelen iki şahsın bana aktardığı gözlemlerinden başlayalım. İlki uzun zamandır eğitim alanında meşgul bir şahsiyetin gözlemi: Almanya&#8217;daki Türk çocukları (ilkokul, ortaokul yaşında) bu şahsın gözlemine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-70" title="yazar_i_y" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2009/04/yazar_i_y.jpg" alt="yazar_i_y" width="313" height="59" /></p>
<p>Bu yazımızda gurbette çocuklarımızın asli kültürümüzden yararlanma hususunda yaşadıkları eksiklikleri nasıl kapatabileceğimiz ve onları kendi kültürlerine yabancılaşmadan nasıl yetiştirebileceğimizi ele almaya çalışacağım.</p>
<p>Öncelikle farklı yaşam tarzına sahip ve farklı kültürlerden gelen iki şahsın bana aktardığı gözlemlerinden başlayalım.</p>
<p>İlki uzun zamandır eğitim alanında meşgul bir şahsiyetin gözlemi: Almanya&#8217;daki Türk çocukları (ilkokul, ortaokul yaşında) bu şahsın gözlemine göre oldukça çekingen ve kendine belirli bir hedef çizme kabiliyetinden yoksun oldukları izlenimini veriyorlar. Kendi dört duvarı arasına kapanma ve kendini çevresinden soyutlama eğilimi azımsanmayacak oranda kendini gösteriyor. Bu belki de bir &#8220;iki dünya arasında kalmışlık&#8221; portresi.<span id="more-69"></span></p>
<p>İkinci gözlem ise bir Alman hemşiresine ait: Tanıştığı bir Türkü ilk defa telefonda Türkçe konuşurken gören bu şahıs oldukça şaşırıyor. Çünkü bu insanın tespit ettiği bir farklılık var bu iletişim şeklinde: Almanca iletişim kurarken oldukça sakin, yalın ve kontrollü bir ses tonu dışa yansırken, bu ses tonu Türkçe konuşmaya başladığında oldukça değişiyor ve bir-iki perde üstten ve özgüven yansıtan bir hüviyete bürünüyor.</p>
<p>Bu meyanda kültürümüzün gölgesi altında yetismenin, o insibağ ile şekillenmenin öneminden bahsetmemek olmaz. Bu insibağda dilin yeri çok önemli. Dil bir insanın özgüvenini büyük ölçüde etkileyen bir fenomen. Bir veya birkaç dile hakimiyet ne ölçüde ise, özgüven de o ölçüde gelişiyor. Bu iki gözlem aslında gurbetteki çocuklarımızın bu açıdan ne durumda olduklarının tespitinden ibaret.</p>
<p>O yüzden çocuklarımızın eğitiminde eğer onların kendi kültürümüz ışığında, özgüven sahibi, fikirlerini her ortamda çekinmeden arzedebilen ve dik durabilen insanlar olarak yetiştirmek istiyorsak, ana dilleri Türkçe&#8217;ye hakim olarak yetişmeleri yönünde çaba sarfetmeliyiz. Bunun için hayatımızda uygulamaya koyabileceğimiz birkaç şeyi burada sıralamak istiyorum:</p>
<p>- Küçük yaştan itibaren onlara ana dillerini sevdirecek şekilde Türkçe müzik dinleme. Bu konuda Türk müziğinde düzeyli eserlerin çok geniş bir repertuar teşkil ettiği kanaatimdeyim. O yüzden kimsenin bu konuda güçlük çekeceğini düsünmüyorum.</p>
<p>- Çocuklara küçük yastan itibaren mutad Türkçe kitap okuma alışkanlığı kazandırılması. Bu faaliyetin yabancı dilde kitap okumaya paralel bir şekilde, mümkümse ebeveynler tarafindan paylaşılarak (yani mesela baba Türkçe, anne Almanca veya İngilizce şeklinde) yürütülmesinde büyük fayda var.</p>
<p>- Her tatil imkanında kişisel zevkimizden (farklı coğrafya ve toplulukları görme hevesinden vs.) fedakarlık edip çocuklarımızı ülkemize götürme ve onlara bizim kimliğimizi oluşturan olguları (cami, bayrak, vatan, akrabayı ziyaret, insanlara yardım vs.) tanıtma. Bu faaliyet, öğrenilen dilin aynı zamanda kullanılan ve belirli bir kültürün temelini oluşturan bir dil olduğu fikrini sağlamlaştırır.</p>
<p>- Hem bulunduğumuz ülke konusunda, hem de kendi vatanımız konusunda bilgi sahibi olma, her iki kültürden insanlarla da iletişim halinde bir hayat sürme. Bu sayede iki kimliği şahsında paralel barındırabilme çocuklarımızın gözünde bir ütopya olmaktan çıkacak ve onların indinde bizim ve onlara özümsetmeye çalıştığımız kültürümüzün saygınlığı (kabullenişebilirliği) artacaktır.</p>
<p>Küreselleşen dünyada bu mesele önemli bir mücadeledir, hangi kültür bütün kötü şartlara rağmen aslını korur ve yetiştirdiği fertlerle çağa kendi ruhunu üflerse, o kültür küreselleşme dalgasının sonucunu belirleyecektir.</p>
<p>Gerisi laf-ı güzaftır vesselam.</p>
<div></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/ilker/anadil-ve-ozguven/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	<img style='margin:0;padding:0;border:0;' width='1px' height='1px' src="http://aynalar.org/wp-content/plugins/mystat/mystat.php?act=time_load&id=30369&rnd=1400894544" /></channel>
</rss>
