<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>aynalar.org &#187; Fatih Ceran</title>
	<atom:link href="http://aynalar.org/category/fatihceran/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://aynalar.org</link>
	<description>. . . : görmek için : . . .</description>
	<lastBuildDate>Sat, 21 Jan 2012 08:30:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Asker Terörist Olur mu?</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/asker-terorist-olur-mu/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/asker-terorist-olur-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 08:28:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=701</guid>
		<description><![CDATA[Eski Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un tutuklanmasının ardından ciddi tartışmalar yaşandı. CHP ve MHP liderleri, siyasi çizgilerine uygun olarak tutuklamaya karşı çıktılar ve Sayın Başbuğ’un arkasında durdular. CHP lideri, iddiaları ve dolayısıyla tutuklamayı ciddiyetten uzak bulduğunu, artık bu konunun espri malzemesi olması gerektiğini belirterek özel yetkili mahkemelerin adalet dağıtmadığına dair inancını yineledi. Devlet Bahçeli ise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-694" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg" alt="" width="132" height="187" /></a>Eski Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un tutuklanmasının ardından ciddi tartışmalar yaşandı. CHP ve MHP liderleri, siyasi çizgilerine uygun olarak tutuklamaya karşı çıktılar ve Sayın Başbuğ’un arkasında durdular.</p>
<p>CHP lideri, iddiaları ve dolayısıyla tutuklamayı ciddiyetten uzak bulduğunu, artık bu konunun espri malzemesi olması gerektiğini belirterek özel yetkili mahkemelerin adalet dağıtmadığına dair inancını yineledi.</p>
<p>Devlet Bahçeli ise darbe soruşturmasının “şirazesinden çıktığını”  söyleyerek kimsenin TSK’yı terör örgütüyle aynı kategoriye koyamayacağını belirtti.</p>
<p>Bu ifadelerden Sayın Bahçeli’nin terörü tek dalga boyundan okuduğu anlaşılıyor. <span id="more-701"></span>Bu da gayet anlaşılır bir durum, çünkü yıllardır Türkiye’de terör PKK ile özdeşleşmiş durumda. Ancak terörün çok farklı “versiyonları” elbette var; biyo-terör, nükleer terör, siber terör, narko-terörizm hatta radikal çevrecilerin yaptıkları eko-terörizm ve elbette devlet terörizmi.</p>
<p>Terörizmin ne olduğu hakkında düşüncelerimizin netleşmesi gerektiği anlaşılıyor. Sonra meseleyi son yaşananlar bağlamında ele alabiliriz. Bu önemli konuda ideolojik duruşlarımıza göre tavır almanın sakıncalı olacağını düşünüyorum.</p>
<p>Terörün hukuki anlamda bağlayıcılığı her yerde aynı olmasa da, evrensel kabul gören bir tanımı yapılabiliyor. Gayr-ı meşru şiddet kullanarak hedeflenen politik değişikliklerin elde edilmesi yönünde gösterilen sistematik çabaya terör deniyor. Bir şeyin terör olarak nitelenebilmesi için sivilleri hedef alması ve oluşan korku üzerinden istenen değişikliklerin “zorla” yaptırılması gerekiyor. Söz konusu değişiklik çok spesifik bir konuda, mesela kürk hayvanlarının korunması için çaba gösteren çevrecilerin bu tür ürünleri satan dükkanları yağmalaması, imalathaneleri ateşe vermesi şeklinde olabileceği gibi, çok daha genel ve kitleleri etkileyecek hedeflere sahip olabilir ki bu durumda kullanılan şiddetin boyutu da büyüyecektir. PKK bunun çok net bir örneğidir. Yine bir grup insanın toplumsal yaşamın işleyişi adına hayati öneme sahip internet sitelerine yapacağı organize saldırılar ya da trafik ışıklarının “hack”lenip  düzenin alt üst edilmesi de terör tanımına girer.</p>
<p>Peki, bir ülkedeki anayasal düzeni değiştirmek için darbeye teşebbüs etmek terör müdür? Biraz değiştirip sorarsak, güvenlikten sorumlu bir kurumun yöneticisi, komutanı terörist olabilir mi?</p>
<p>Konuyu Sn. Başbuğ’dan soyutlayarak ele almayı düşünüyorum çünkü hem mahkeme süreci devam ediyor hem de iddia edilenler doğru bile olsa Sn. Başbuğ söz konusu eylemin ilk temsilcisi değil.</p>
<p>Anayasal düzeni şiddet yoluyla değiştirmek isteyen üst düzey bir askerin sahip olduğu “imkanlara” bir göz atalım.</p>
<p>Öncelikle söz konusu eylemin gerçekleştirilmesi ciddi kadrolar gerektirir. Üst düzey askerin böyle bir sıkıntısı yoktur. Geniş kadroları vardır; bu kadrolar eğitimli ve operasyoneldir. Bu kadrolar emir-komuta zinciriyle çalışmayı bilirler ve planlı hareket etme alışkanlıkları vardır.</p>
<p>Yine böyle bir komutanın kaynak sıkıntısı yoktur. Finans ve gerekli araçlar (f-16 lardan askerin giydiği botlara kadar) doğrudan devletten gelir. Terör örgütleri gibi sponsor aramak zorunda kalmaz.</p>
<p>Böyle bir askerin ideolojik meşruiyet sorunu yoktur. Özellikle de ordu, belli değerlerin koruyucusu rolündeyse. Buna siz yüzyıllardır savaş halinde olan insanların orduya atfettikleri önemi de ekleyip öyle düşünün.</p>
<p>Kritik bilgilere ulaşma imkânı vardır. Devlet içindeki dengeleri bilip oyununu buna göre kurabilir. Akabinde uygun gördüğü bir siyasetçiyi sahneye sürüp halkın desteğini(!) alıp “koruyucu rolünü” demokratik sisteme eklemlemesi de cabası.</p>
<p>Ülkede nihai söz hakkına sahip olmanın getireceği uluslar arası ortak ve destekçileri olacaktır.</p>
<p>Nihayet yukarıdaki maddelerin hepsine bir “çarpan etkisi” yapacak olan şey de şudur; asker sivil denetiminin dışındadır. Öz denetim mekanizmalarınınsa nasıl çalıştığı herkesin malumu.</p>
<p>Şimdi, terörü şiddet kullanarak siyasal değişiklik elde etmek anlamında kullandığımızı hatırlatarak yeniden soralım; asker terörist olur mu?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/asker-terorist-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet, Devrimler ve Dersim Üzerine</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/cumhuriyet-devrimler-ve-dersim-uzerine/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/cumhuriyet-devrimler-ve-dersim-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Dec 2011 08:44:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim]]></category>
		<category><![CDATA[Devrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=690</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Yalnızca içerisinde bulunduğumuz anı referans alarak doğrulara ulaşmak mümkün değil. Bırakın doğrulara ulaşmayı, asgari toplumsal uzlaşmalara varabilmek için bile geçmişe bakmak ve hatası ve sevabı ile onu vicdanımızda yeniden yaşamak ve moda tabirle geçmişle yüzleşmek durumundayız. Bu bağlamda Dersim tartışmalarını -içeriğinden bağımsız olarak- faydalı bulduğumu söylemeliyim. Dersim olayları kısaca, ideal vatandaş inşası peşinde koşan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-694" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg" alt="" width="132" height="187" /></a>Yalnızca içerisinde bulunduğumuz anı referans alarak doğrulara ulaşmak mümkün değil. Bırakın doğrulara ulaşmayı, asgari toplumsal uzlaşmalara varabilmek için bile geçmişe bakmak ve hatası ve sevabı ile onu vicdanımızda yeniden yaşamak ve moda tabirle geçmişle yüzleşmek durumundayız. Bu bağlamda Dersim tartışmalarını -içeriğinden bağımsız olarak- faydalı bulduğumu söylemeliyim.</p>
<p>Dersim olayları kısaca, ideal vatandaş inşası peşinde koşan genç bir devletin, buyruklarına uymayan ve ontolojik kimliklerinde ısrar edenleri hizaya sokmak(!) ve bu örnek üzerinden herkese mesaj vermek için aldığı bir tedbirdir(!). Doğrusu bu genç devlet hem gözü kara hem de denetime -milletin denetimine- kapalıdır. Otoriter karakter kısmen zamanın ruhuyla izah edilse de bu konuda asıl belirleyici olan siyasi elitlerin tercihleri olmuştur.<span id="more-690"></span></p>
<p>Devrimler ve Kimliğe Yapılan Müdahaleler</p>
<p>Birkaç yıl zarfında yapılan Cumhuriyet devrimleri en hafif söyleyişle cür’etkardır. Siyasi elit, asıl işleri olan özgürlük ve güvenliği sağlama işine mesai harcamadıkları gibi, altyapı, üretim, istihdam gibi işlere de doğrusu pek kafa yormamışlar. Marksist terminolojiden ödünç alırsak, Cumhuriyet Devrimleri (ki bunlara reform demek daha gerçekçi gözüküyor) üst yapı devrimlerdir. Erkan-ı devletin acelesi vardır ve zaten üstyapıdaki değişiklikler zamanla altyapıya da sirayet edecek ve devrimler kitleler tarafından sahiplenilecek ve süreklilik kazanacaktır.</p>
<p>Ama işler planlandığı gibi gitmez.</p>
<p>Ulus inşası konusunda ciddi başarılara ulaşsak da teklif edilen Türk-Sünni-Seküler kimliği kabul etmeyen kitleler farklı oranlarda da olsa hep var olagelmiş. Teklif edilen kimlik dönüşümleri ve reformlar, yani kısaca Atatürkçülük,  Şerif Mardin’in de dediği gibi (bkz. Din ve İdeoloji)  ‘’bireye yeni bir anlam tabakası kazandırmamış’’ ve mevcut entelektüel boşluğu otorite ile doldurmak eğiliminde olmuşlar. Bu tarihi perspektif en nihayetinde otoriterdir ve vatandaşlarının (belki bunlara da teb’a demek daha doğru olacak) demokrasinin gerektirdiği rüşde ulaştığını bir türlü kabul etmek istemeyen bir devlet geleneği oluşturmuş. Devlet baba, millet ise asla büyümeyen bir çocuk…</p>
<p>Cumhuriyet’le teklif edilen yeni kimlik, mevcut olanın üzerine eklemlenen ve onunla uyum içerisinde var olabilen bir kimlik olmamış. Aksine mevcut kimliğin bazı unsurlarının reddini gerektiren tekilci ve tekilciliğin doğal bir sonucu olarak baskın ve dayatmacı bir kimlik olmuş.</p>
<p>Bu kimlik teklifine(!) toplumun renklerini oluşturan bazı unsurlar imkansız ya da gereksiz gördüklerinden olsa gerek direnmemişler. Ancak kolektif bilinç ouşturmaya yetecek rakamlara ulaşanlar yani Aleviler ve Kürtler ‘’oyunbozanlık etmişler’’. Bu arada toplumun renkleri derken bu renklerin çoğunun savaşlar ve toprak kayıpları gibi sebeplerle başka coğrafyalardan kopup geldiklerini ve dolayısıyla temel arayışlarının güvenlik olduğunu da unutmamak gerekiyor. Kürtler gibi Aleviler de (ki bu iki kimlik katmanının birlikte var olduğu da vakidir) göçmen zümresinden sayılmazlar. Alevilik çok temel bir kimlik tabakası oluşturur çünkü doğrudan bireyin var oluşunu anlamlandıran bir işleve sahiptir; bunu dini boyut olarak adlandırabiliriz. Kürt kimliği ise geçmişten gelen inkar politikalarının doğurduğu gayr-ı memnunlukla Marksist ideolojinin kucağında boy atmış ve Kürt kimliği Türkiye Marksistlerinin kayıp halkasını, ezilen ve istismar edilen sınıfı etnik temelde oluşturmuş. Günümüzde Kürt kimliğini inşa edenler (hem de çok görünür bir inşa) hem Kemalist hem de Marksist (bu ikisinin üst üste gelmesi durumuna Stalinizm desem kızar mısınız?) kaynaklardan besleniyor; iki anakronizmi üst üste yaşıyorlar.</p>
<p>Gerçekte ne olduğu ve can kaybının ne kadar olduğu, savaş durumunda bile dokunulmaması gereken kadın çocuk ve yaşlılara dokunmanın zihinlerde nasıl meşrulaştığı elbette önemlidir. Ancak ‘bu olayın tekrarlanmaması için nasıl bir zihniyet dönüşümü gerekmektedir?’ sorusu daha merkezi bir konumda olmak durumundadır, eğer geçmişten ders çıkarmak istiyorsak.</p>
<p>Kanaatimce insan hak ve hürriyetleri konusunda ülkemizde ne sosyal ne de politik düzeyde bir konsensus oluşmuş değildir. Bu çok hayati konuda bir konsensus olmayınca da demokrasi talepleri hep lokal kalmış ve herkes canı yandığında demokrasi talep eder olmuştur. Evet bu çok doğaldır ancak bu noktanın ötesine geçememenin sancılarını yaşadığımız da bir vakıadır. Ötekinin hak ve hürriyetlerini meşru görmek ve negatif özgürlükleri bu temelde kabul etmek henüz düşünce dünyamızın sınırlarının ötesinde. Bu noktada kavramsal düşünce geleneğimizin yani teorinin bizde olmayışının -hadi insaflı olalım- zayıf oluşunun da etkisi olsa gerek.</p>
<p>Biraz da pratiğe göz atalım.</p>
<p>Başbakanın özür dilemesini devletin kendisiyle yüzleşmesi olarak görmek için hayli iyimser olmak gerek. Çünkü Başbakan ne kendisinin, ne partisinin, ne de temsil ettiği siyasi çizginin herhangi bir dahlinin olmadığı bir konuda özür dilemektedir. Bu özür üzerinden muhalefete vuran Başbakan hem ötekinin işlediği günahtan dolayı özür dileyerek erdemli insan konumunu pekişirmekte hem de ana muhalefeti –özellikle liderinin kimliği üzerinden- kımıldamaz hale getirmektedir. Ancak bu özrün gündelik siyasetin ötesine geçen bir yönü de vardır ki o da; devletin tabularından biri yıkılmıştır. Bizzat Başbakan devlet adına özür dilemiş, devletin hata yapmış olabileceği ihtimali(!) terminolojiye girmiştir.</p>
<p>Dersim’deki facianın emrini veren siyasi çizgi hem de aynı isim ve kimlikle bugün de vardır, meclistedir ve herhangi bir zihniyet dönüşümünün işaretini de vermemektedir. Evet Başbakan özür dilemiştir ama CHP ve MHP bu konuda geleneksel ‘’hikmet-i hükümet vardır kardeşim, bir bildikleri vardır rical-i devletin’’ noktasında kararlılıkla durmaktadır. Dolayısıyla hak ve özgürlükler konusunda yukarıda bahsettiğimiz konsensus noktasından henüz çok uzaktayız. Mesele fazlasıyla siyasallaşmıştır ve bu sakıncalıdır; bakınız neden:</p>
<p>Muhalefet etme noktasında ciddi bir varlık gösteremeyen CHP ve MHP Dersim konusunda geleneksel devletçi tavırlarını devam ettirerek hem ideolojik tutarlılıklarını göstermekte hem de hükümeti onaylama hatasına(!) düşmeyerek özgürlükler konusunda pek de iyimser olmayan oldukça geniş bir kesimin oylarını kanalize etmeye çalışmaktadır. Bu türden bir popülizm demokrasilerin yumuşak karnıdır ve seçmen blok halinde demokrasi talebinde bulunmadıkça çok temel konular bile gündelik siyasetin dişleri arasında kaybolmaya mahkumdur.</p>
<p>Kaldı ki BDP’yi saymazsak Meclis’teki üç partiden biri ve ideolojik olarak en ‘’light’’ olanı bu konuda tavır ve zihniyetini değiştirmek cesaretini göstermiş diğer iki parti biri Cumhuriyetin seküler değerleri üzerinden diğeri tarihi referanslar üzerinden resmi ideolojiyle birleşerek bu ve benzer konuların devletçi anlayış üzerinden ve güvenlik endişeleriyle meşrulaştırılması noktasında herhangi bir kıpırdanma göstermemişlerdir.</p>
<p>Daha çok zaman ve gayret gerekmektedir. Ancak bu konuların tartışılmaya başlanması bile bizatihi bir gelişmedir; hayırlı uğurlu olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/cumhuriyet-devrimler-ve-dersim-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet İntikam Almaz Cezalandırır</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/devlet-intikam-almaz-cezalandirir/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/devlet-intikam-almaz-cezalandirir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Oct 2011 14:39:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>
		<category><![CDATA[Terörle Mücadele]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=675</guid>
		<description><![CDATA[PKK ile mücadelenin sizce de tuhaf bir yönü yok mu? İnisiyatif sanki sürekli olarak PKK’da, onlar saldırıyor devlet yani güvenlik güçleri karşılık veriyor ve operasyon başlatıyor. Bu durum PKK’ya süreçleri bozma ve kendisiyle yapılan mücadeleyi takvime başlama avantajı kazandırıyor. 19 Ekim 2011 itibariyle 24 şehidimiz var ve bu sayı artabilir. Yüce Yaradan’dan kendilerine rahmet diliyoruz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a></p>
<p>PKK ile mücadelenin sizce de tuhaf bir yönü yok mu? İnisiyatif sanki sürekli olarak PKK’da, onlar saldırıyor devlet yani güvenlik güçleri karşılık veriyor ve operasyon başlatıyor. Bu durum PKK’ya süreçleri bozma ve kendisiyle yapılan mücadeleyi takvime başlama avantajı kazandırıyor.</p>
<p>19 Ekim 2011 itibariyle 24 şehidimiz var ve bu sayı artabilir. Yüce Yaradan’dan kendilerine rahmet diliyoruz. Şehit vermekten korkmayan bir milletin çocukları olduğumuz malum, öyle olmasaydı Anadolu’yu merkeze alıp eski dünyanın neredeyse tamamını birkaç yüz yıl yönettirmezlerdi bize.</p>
<p>Ancak.</p>
<p>Terörle mücadele karnemizi başarılı bulmak doğrusu pek de kolay değil.</p>
<p><span id="more-675"></span></p>
<p>Cumhuriyet tarihinin ulusalcı politikaları onyıllar boyunca varlıklarını inkar etti Kürtler’in. Onlar da artık unutacak ve kimliklerinin bu kısmından vazgeçeceklerdi. Zaten onlara Türklük vaadediliyordu bu unutmanın karşılığında. Oysa bu çerçevede inşa edilen politikalar Kürtlerin kimliklerini tek parametreye, etnik kimliğe indirgemelerine ve onu bazan kılıç bazan da kalkan gibi kullanmalarına sebep oldu. Siyasallaşan her şey gibi Kürt etnik kimliği de araçsallaştı ve bugün kime hizmet ettiği belli olmayan yollarla kendini ifade ediyor.</p>
<p>2000’li yılların başlarında Türkiye özgürlükçü politikalar uygulayan bir iktidara sahne oldu. Ancak liberalliğin sınırları vardı ve terörle mücadelede tek söz hükümette değildi. Ancak asker de gelinen noktada kendi başarısını sorgulamaya başladı ve bizzat üst düzey komutanlar, teröristle mücadele etmenin yani askeri mücadelenin yeterli olmadığı itirafında bulundular. Özgürlükçü politikalarla askerin bu duruşu yanyana gelince Kürt Açılımı (bu isimlendirmeyi doğrusu pek yanlış buluyorum)  konuşulur hale geldi. Ancak bu önemli çaba, yine PKK’nın suikastına kurban gitti. Adamlar açılım felan istemiyorlardı çünkü. Hükümeti şahinleştirme amacı taşıyan bir çok terör eyleminde bulundular ve hükümet bu eylemlere –mecburen de olsa- popülist cevaplar vermekle yetindi.</p>
<p>Bu noktada söylemek gerekir ki; PKK stratejik, hükmetse taktik tutumlar geliştirdi. Dolayısıyla inisiyatif de stratejiyi üreten tarafta kaldı.</p>
<p>Hükümetin ıskaladığı gerçek, fiziki şiddet tekelini elinde bulundurmadan PKK ile müzakere masasına oturamayacağı idi. Bunun yüzde yüz mümkün olmadığını biliyoruz, ancak en azından açılım politikalarını icra edecek kadar kontrol sahibi olmalıydı, açılımı sabote ettirmemeliydi.  Böyle bir kontrolün olmadığı yerde zor oyunu bozacaktı, yıllardır bozduğu gibi.</p>
<p>Geldiğimiz noktada, terörle mücadelede liberal tezlerin netice vermediği kanaatindeyim. Başta bu politikaların  Kürtleri yanlış algıladığını düşünüyorum. Uzun zaman hakları gaspedilen bir topluluğun haklarının iade edilmesini takdirle karşılamaları ve artık tastamam bir “ben idraki” haline getirdikleri etnik taleplerinden vazgeçmeleri beklendi. Ekonomik iyileştirmeler ve yatırımlarla beraber kültürel haklar iade edilecek ve  bölge ülkenin geri kalanına “entegre edilecekti.”</p>
<p>Bu beklenti hem çoğunluk olan Türkler (bu hala bir şemsiye kimliktir; lazı, çerkesi,arnavutu vs ile beraber) hem de kavganın diğer tarafında bulunan Kürtler için gerçekçi bir beklenti değildi; zira hem araya sağlıklı algılamayı bozan bir unsur olarak araya kan  girmişti hem de yukarıda bahsettiğimiz ben idraki bağımsız bir devlet hayalini de içeriyordu.</p>
<p>Neticede devlet Kürtlere verdiği(!) hakların karşılığını alamamış, PKK’nın popülaritesi bir türlü azalmamıştı. Kürt tarafında temel aktör olarak Stalinist yöntemlerle Kürtleri organize ve temsil ettiği iddiasında bulunan bir terör örgütü vardı. Kürtlere hakları iade edilirken bu örgütün elinden inisiyatif de alınmalıydı, göreceli de olsa. Olmadı. Yani Kürt açılımı ile yurt içi ve sınır ötesinde kapsamlı bir PKK operasyonu “eş zamanlı olarak” icra edilmeliydi. Böylece hükümet kendisini seçmene ifade etmekte de güçlük çekmeyecekti. Bu da yine maalesef olmadı. Hükümet açılıma paralel bir güzellik yaparak operasyonları artırma yoluna gitmedi. Ancak karşıda her türlü ahlaki referanstan arınmış bir aktörün olduğu unutulmuş gibiydi.</p>
<p>….</p>
<p>Geldiğimiz noktada Kürt açılımı çerçevesinde iade edilen hakların, geniş kitleler tarafından birer taviz gibi algılandığını görüyoruz. Sonuç alsaydı kimse açılıma itiraz edemezdi, ancak devlet “verdi fakat karşılığını alamadı”.</p>
<p>Başbakanın bir kaç ay önce yaptığı ve “artık anlayış beklemesinler”, “terörle mücadelede yeni bir döneme giriyoruz” dediği dönemden itibaren evet bendeniz de yeni bir döneme girildiği kanaatindeyim.</p>
<p>Bu dönemde bir taraftan Yeni Anayasa çalışmaları vesilesiyle demokratik ve kültürel haklar herkese eşit olarak verilirken diğer taraftan terörle mücadele daha proaktif yöntemlerle yapılacak. Kısaca inisiyatifin devlet tarafına kaymasını bekliyoruz. Yeni dönemde devlet hem daha güvercin hem de daha şahin olacak, inisiyatif de zaten bu demek.</p>
<p>Zamanlama</p>
<p>Bu arada saldırının zamanlaması ile ilgili olarak, hem kış gelmeden PKK’nın tabanına güç mesajı verdiğini hem de Yeni Anayasa çalışmalarını sabote edebilecek, en azından CHP ve MHP’yi blok halinde şahinleştirecek, dolayısıyla özgürlükçü bir anayasa yapımını zorlaştıracak bir atmosfer oluşturmaya çalıştığını söylemek mümkün. Muhalefetin oluşan öfkeyi mobilize etmek için alacağı agresif tutum hükümeti de populist ve taktik davranmaya zorlayacaktır ki, bunun tek galibi PKK olur.</p>
<p>….</p>
<p>NOT: Bu arada Sayın Cumhurbaşkanı’nın 24 şehidin verildiği saldırıyla alakalı “intikamı çok büyük olacak” şeklindeki açıklamasını başkomutanın sözleri olarak anlamlı buluyorum. Ancak intikam tabirini hem karşı tarafa haketmediği bir itibar atfettiği için biraz garip hem de refleks çağrışımı yaptığı için devlet aklına uzak  buluyorum.</p>
<p>En nihayetinde devlet intikam almaz, hesap sorar ve suçluları cezalandırır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/devlet-intikam-almaz-cezalandirir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kamu Diplomasisi Unutuluyor mu?</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/kamu-diplomasisi-unutuldu-mu/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/kamu-diplomasisi-unutuldu-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2011 08:07:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=646</guid>
		<description><![CDATA[Belli bir demokratik olgunluğa sahip ülkelerle yapılan diplomatik ilişkilerde, kamu diplomasisi hem prensipte hem de sonuç alma bakımından önemlidir. Halkın söz konusu ilişkiyi nasıl algıladığı kayda değer ölçüde belirleyici olacaktır, neticede hükümetlerin bu algıya tamamen kayıtsız kalmaları beklenemez. Zira böyle bir kayıtsızlık en çok muhalefet partilerini sevindirecektir. Buna, dünyanın gittikçe daha küçük ya da ulaşılabilir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a></p>
<p>Belli bir demokratik olgunluğa sahip ülkelerle yapılan diplomatik ilişkilerde, kamu diplomasisi hem prensipte hem de sonuç alma bakımından önemlidir. Halkın söz konusu ilişkiyi nasıl algıladığı kayda değer ölçüde belirleyici olacaktır, neticede hükümetlerin bu algıya tamamen kayıtsız kalmaları beklenemez. Zira böyle bir kayıtsızlık en çok muhalefet partilerini sevindirecektir. Buna, dünyanın gittikçe daha küçük ya da ulaşılabilir bir yer haline gelmesini ve ülkeler bağlamında iç meselelerle dış meseleler arasındaki ayrımın gittikçe daha belirsiz hale geliyor olmasını da ekleyip düşünelim…</p>
<p>Modernite öncesi çağlarda kitlesel iletişim ve dolayısıyla kitleleri mobilize edecek ideolojiler de yoktu. Ulaşım ve iletişim alanlarında yaşanan gelişmelerin ardındansa dünyamız, insanı çok dolaylı ve uzak konularda da düşünmeye ve tavır almaya iten bir yer haline geldi.</p>
<p><span id="more-646"></span> Dedelerimizin hiç yapmadığı kadar seyahat ediyor ve çılgınca haber ve bilgi ediniyoruz. Bu durum zaman zaman bizi nesneleşmeye götürse de bir şekilde dünyanın hemen her tarafıyla ilgileniyor; Somali’deki açlığa üzülüyor, başka bir yerde kurtarılan bir balina için de seviniyoruz.  Yani hemen her şeyle ilgileniyoruz ve bu bağlamda politik meşruiyet de herkesi ilgilendiren temel bir konu haline geliyor. Çünkü politika tabiatı itibariyle insanların hayatını doğrudan ya da dolaylı ama bir şekilde etkileyen ona müdahalelerde bulunan bir alan.</p>
<p>…</p>
<p>Uzunca bir süredir, hem ABD hem de İsrail için dış politika inşa edenler, belli ki inşa ettikleri politikaların başka ülkeler ve halklar nezdindeki yansımasını pek de ciddiye almıyorlar. Bunun için de mantıklı(!) bir sebepleri var; çünkü yeterince güçlüler. Dolayısıyla kamu diplomasisini icra ettikleri güç oyunu için bir gereklilik olarak görmüyorlar ya da görenlerin sesi diğerleri kadar çıkmıyor.</p>
<p>Hatta İsrail, ABD dış politikasındaki sürekli etkisinin de verdiği bir güven hissiyle ABD halkının “İsrail’e kayıtsız şartsız destek” meselesine ve İsrail’in yürüttüğü dış politikaya karşı değişen tavrını görmekte zorlanıyor.</p>
<p>İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası isimli eserin yazarlarından Stephen Walt’ın verdiği rakamlar oldukça  bilgilendirici.</p>
<p>2004 yılında (ABD’nin Irak’ı işgalinin ikinci yılında) ABD’de faaliyet gösteren meşhur “watchdog” kuruluşu ADL için yapılan bir ankete göre, Amerikan halkının %78’i Filistin ve İsrail arasındaki bir anlaşmazlıkta tarafsız kalmayı tercih edeceğini söylemiş.</p>
<p>Yine Americans for Peace Now adlı kuruluş için yapılan bir ankette ABD asıllı Yahudilerin %87’sinin Filistin’de iki devletli bir çözümü destekleyeceği ortaya çıkıyor.</p>
<p>Maryland Üniversitesi için yapılan bir ankette ise, ankete katılanların %70’inin çözüm politikaları izlememesi halinde İsrail’e yapılan mali yardımların kesilmesi gerektiği fikrini destekledikleri ortaya çıkmış.</p>
<p>Daha şaşırtıcı olanı ise, ABD’de yaşayan Yahudilerin Irak savaşına verdikleri destek ABD’nin genel ortalamasının %10 altında çıkmış.</p>
<p>Söz konusu rakamlar, dış politika inşasında oldukça etkili olan lobilerin halkı ikna etme konusunda politikacıları ikna etmedeki başarıyı gösteremediklerini anlatıyor. Ya da yukarıda arz ettiğimiz gibi bunu önemli görmüyor olsalar gerek.</p>
<p>Hatta bugünlerde ABD’de, hem de ciddi akademik çevrelerde İsrail’e verilen şartsız desteğin ABD’nin Ortadoğu politikaları eksenindeki seçeneklerini daralttığını ve bu ülkeye ve onun vatandaşlarına karşı girişilen terör eylemlerini destekleyen bir mekanizmaya dönüştüğünü söyleyen insanlar var. Yani İsrail’e verilen şartsız desteğin ABD’ye hem dışarıda hem de kendi evinde maliyetleri var.</p>
<p>Tüm bunların ardından elbette şunu kastetmiyoruz; hukuksuz politikalar icraya devam edilsin ve insanları ikna etmek için büyük kampanyalar yürütülsün. Bu yaklaşım hem vicdansızca, hem de uzun vadede çözümden uzak olacaktır. Zira demokrasilerde uzun vadede insani talepler mutlaka politik karşılık bulur, öyleyse insanları ikna eden ve vicdanları rahatsız etmeyen politikalar inşa etmek hem devlet aklının gereğidir hem de huzurlu bir varoluşun yegane garantisi olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/kamu-diplomasisi-unutuldu-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BDP&#8217;NİN AÇMAZLARI</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/bdpnin-acmazlari/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/bdpnin-acmazlari/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Jun 2011 10:32:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=534</guid>
		<description><![CDATA[&#160; BDP’NİN AÇMAZLARI Türkiye’de isimleri sık sık değişse de, belli bir seçmen tabanına oturan ve söylem açısından da sürekliliği olan bir Kürt siyasi hareketi var. PKK terör örgütü ile ilişkisi çok net olmayan ve yeri geldiğinde bu ilişkiyi bir tehdit olarak kullanmayı bir “stratejik avantaj” haline getiren, şiddetle arasına mesafe koy(a)mamış ve Marksizmin evrenselciliğiyle Kürt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a>BDP’NİN AÇMAZLARI</p>
<p>Türkiye’de isimleri sık sık değişse de, belli bir seçmen tabanına oturan ve söylem açısından da sürekliliği olan bir Kürt siyasi hareketi var. PKK terör örgütü ile ilişkisi çok net olmayan ve yeri geldiğinde bu ilişkiyi bir tehdit olarak kullanmayı bir “stratejik avantaj” haline getiren, şiddetle arasına mesafe koy(a)mamış ve Marksizmin evrenselciliğiyle Kürt milliyetçiliğini garip bir sentezle birleştiren bir siyaset.</p>
<p>Bu siyasi hareketin son şekli olan BDP’nin reel açmazları var.<span id="more-534"></span></p>
<p>Öncelikle BDP, toplumun belli bir kesiminin sorunlarını dile getiriyor ve bunu yaparken de geride kalan çoğunluğun hissiyatını incitmekten çekinmiyor. Ayrıca takip ettiği metodlar itibariyle topluma getirdiği ekonomik bir maliyet de var ve bu da kitleler tarafından yine not ediliyor. Dolayısıyla BDP mevcut haliyle bir kitle partisi olma potansiyeli taşımıyor. Bu durumda hayatlarına dair herhangi bir iyileştirme yapmadığı ve sorunlarını dile getirmediği geniş kitlelerden beklediği “demokratik” destek pek gerçekçi gözükmüyor.</p>
<p>Yine siyasetin en etkili aracı olan dil ve diskur bağlamında da sorunlar var. Bölgesel siyaset yapılıyor ve “bölgeye” hakim olma iddiası üzerinden pazarlıkçı bir dil kullanılıyor. Bu pazarlıkçı dil, zaten sorunlu olan söylemi bir kere daha yıpratıyor ve BDP’nin ilkesel düzlemdeki beyanları samimi bulunmuyor. Nihayetinde kullanılan dil ikna edici değil. İkna edici olması için teoride tutarlılık pratikte ise sorun çözücü olmak gerekiyor. İkisinde de çok belirgin eksiklikler var. Aşağıdaki paragraf BDP parti tüzüğünden alınan “partinin tanımı” başlıklı kısım.</p>
<p>“BDP; demokratik uygarlık çağı değerlerini esas alan; özgürlükçü, eşitlikçi, adaletçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı; farklılıkları toplumun zenginliği olarak gören, her türlü ayırımcılığı reddeden, insan ve toplum odaklı, diyalog ve uzlaşıya dayalı demokratik yerel-yatay işleyişi benimseyen; demokratik iç işleyişi kararlılıkla savunan, barışçıl demokratik siyaseti esas alan, evrensel değerlere sahip çıkan, yeniliği savunan; insanlığın özgürleşmesini, cinsler arası eşitlikte gören;  bu temelde özgür, demokratik-ekolojik toplumu hedefleyen demokratik, özgürlükçü eşitlikçi sol bir kitle partisidir.”</p>
<p>BDP’nin buradaki ifadelerin hemen hepsiyle çelişen tavır ve “taktikleri” var ve bunlar da yine not ediliyor.</p>
<p>Diğer bir mesele ise siyasi meşruiyet meselesi. Siyasi bir hareketin hem hukuk zemininde hem de kamu vicdanında meşru kabul edilmesi için, şiddetle arasına mesafe koyması gerekiyor. İsrail aşırı sağının Soykırım hadisesini kullandığı gibi BDP’de, Kürt halkına yapılan haksızlıkları PKK terörünün “haklı sebebi” olarak görüyor ki bu siyasi bir partinin kendi ayağına kurşun sıkmasıdır.</p>
<p>Yine yaşanan haksızlıklar bağlamında, devletin yaptığı yanlışı vatandaşa ödetmek gibi bir yola gidiliyor ki, bu da yine kamu vicdanını yaralayan ve BDP’nin –ideolojik yakınlığa sahip olduğu Marksist gruplar dahil- kitlesel destek bulmasının önüne geçen engellerden biri. Terör hem ekonomik kaynakların geri dönüşsüz bir şekilde harcanmasına sebep oluyor hem de askerin siyasetin merkezindeki konumunu güçlendiriyor. Özgürlük-güvenlik dengesi, güvenlik lehine bozuluyor ve demokrasi ve sivil irade göstermesi gereken performansı bir türlü gösteremiyor. Dolayısıyla Kürt olmayan kitlenin büyük çoğunluğu, Kürtlerin ise kayda değer bir kısmı tarafından BDP bir “istikrarsızlık unsuru” ve dolaylı olarak demokrasinin önünde bir engel olarak algılanıyor.</p>
<p>Bir başka açmaz ise, genelde Kürt siyaseti özelde ise BDP’de kararları kimin aldığının çok tartışmalı oluşudur. Zira karar alma mekanizması siyasette çok merkezi bir yer tutar ve zaten siyaset de temsil edilen halk kitlesi adına kararlar alma sürecidir. Bu açıdan baktığımızda ortada teşkilat yapısına sahip ve ciddi taleplerde bulunan bir siyasi yapı evet vardır ancak kritik kararların Kandil ya da İmralı’dan bağımsız alınması mümkün değildir. Peki, o zaman BDP, PKK’nın halkla ilişkiler bölümü olmadığını nasıl ispatlayacaktır? Bunun ispatı zordur, çünkü fiili durum tam da aksi gözükmektedir.</p>
<p>BDP’nin ajandasında ne olduğu, nihai tahlilde neyi amaçladığı ise  “ehline bile meçhul” bir durum olsa gerek. Ölümü gösterip hastalığa razı etmeyi mi hedeflemektedir? Yani gerçekten nihai hedef “özerklik” midir, yoksa ayrı bir devlet oluşumunu mu hedeflemektedir? Ya da tüm bunları bir pazarlık unsuru olarak masada tutup merkez siyasete baskı yapmaya mı çalışmaktadır?</p>
<p>Kendisini çağdaş bir siyasi hareket olarak tanımlayan BDP, hareket tarzı olarak biraz İttihatçılara biraz da İnönü dönemi CHP’sine benzemektedir. Farklı sesler ihanet, işbirlikçilik, ajanlık gibi ithamlarla susturulmakta, “şiddet tekeline sahip hakim sınıfın” ajandası tüm Kürtlere dayatılmaktadır. Bu haliyle fazlasıyla homojen ve militer bir siyaset dili mevcuttur ve BDP tam da itiraz ve isyan ettiği ulusalcı söylemi kendisi kulllanmaktadır.</p>
<p>Uzun vadede başka sıkıntılar da doğuracak olan bir başka açmaz ise, aydın sınıfı ile alakalıdır. Kürt aydını farklı şeyler söylemeye cesaret edememektedir ve bu gayet anlaşılır bir durumdur. Yukarıda da zikredildiği gibi Marksist söylemle Kürt milliyetçiliği birleştirilmiş, ortaya çıkan tuhaf karışım millet inşasında merkezi bir yere konmuştur. İronik bir biçimde, Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan  jakoben inşa hareketi şimdi Kürt siyaseti tarafından neredeyse taklit edilmektedir. O zaman belli ölçüde anlaşılır bir şey olan bu durum içinde bulunduğumuz zamanda anakronik bir vaziyet arz etmektedir. Kürt siyaseti zamanın ruhunu tam bir asır geriden takip etmektedir.</p>
<p>…..</p>
<p>Araya eleştirel bir mesafe koyup baktığımızda, BDP’nin bugün temsil ettiği siyasetin sağduyu ve empati eksikliği ile malul olduğunu söylemek sanırım fazla olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/bdpnin-acmazlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ergenekon ve Bahçeli</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/ergenekon-ve-bahceli/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/ergenekon-ve-bahceli/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Apr 2011 19:33:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=526</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Son sözleri üzerinden MHP liderini anlamaya çalışıyorum. Sayın Bahçeli, üzerine atılı ithamların ortadan kalkması amacı ile Sayın Gülen’den cemaat faaliyetlerini askıya almasını istedi. Akl-ı selime  tuhaf gelecek bu talep önemli bir siyasi parti ve hareketin liderinden geldiği için ayrıca önemli ve tahlile değer.  Yine bu talebin, kültürel kodlar açısından Gülen Hareketi’ne çok da uzak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a>Son sözleri üzerinden MHP liderini anlamaya çalışıyorum. Sayın Bahçeli, üzerine atılı ithamların ortadan kalkması amacı ile Sayın Gülen’den cemaat faaliyetlerini askıya almasını istedi. Akl-ı selime  tuhaf gelecek bu talep önemli bir siyasi parti ve hareketin liderinden geldiği için ayrıca önemli ve tahlile değer.  Yine bu talebin, kültürel kodlar açısından Gülen Hareketi’ne çok da uzak olmayan bir taraftan gelmesi de ayrıca şayan-ı dikkat.</p>
<p>Hayli zamandır merkez medya ve zihni bu paralelde şekillendirilen büyükçe bir toplum kesimi (ve Sayın Bahçeli) bir takım varsayımlar ve önkabuller ekseninde düşünüyor. Bakalım.</p>
<p>İlk varsayım Ergenekon operasyonunu cemaatin yönettiği şeklinde. Böyle bir şey teoride mümkün görünse de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve O’nun suç ve suçluyla mücadele kapasitesine hakaret anlamına gelir; zira burası yirmi yıl önce kurulan bir muz cumhuriyeti değildir. Savcılar hukuk kuralları dâhilinde-tabiatıyla kişisel inisiyatiflerini de kullanarak- mesleklerini icra ediyorlar. Tutuklamaları da zaten savcılar değil hakimler yapıyor.<span id="more-526"></span> Ergenekon operasyonu, cumhuriyet tarihinin en büyük davası ve geniş kesimlerin pozisyonlarını bozuyor. İşte medyanın bir kesimindeki koro, pozisyonlarını kaybedenlerin şefliğinde icra-yı faaliyet ediyor. Bunu söylerken Ergenekon davasına karşı çıkan herkesin Ergenekoncu ya da darbeci olduğunu iddia edecek kadar akl-ı selimden cüda düşmediğimizin kaydını düşelim. Ancak kasten ve sistematik bir mücadele yürüten ve yöntem eleştirileri üzerinden davayı sulandırıp kredi kaybına uğratmaya çalışan ciddi bir kesim de var ve bu kesim ilk günden bu yana bir fikr-i sabitle hareket ediyor. Bunu yaparken de en çok kullandıkları argüman, Ergenekon davasını bir cemaatin kendi iç gündemi çerçevesinde yönettiğidir.</p>
<p>Burada ciddi sıkıntılar var. Eğer darbe teşebbüsü ya da anti demokratik uygulamalar sadece cemaatin sorunu ise demokrasi kültürünün henüz geniş kitlelere ulaşmadığını kabul etmek gerekir ki bu söylem, toplumun bin bir badirenin ardından geldiği noktaya saygısızlık olacaktır.  Yok eğer mesele herkesin meselesi fakat olayın üstüne gitmek için gereken organize güce sahip değillerse, devletin zirvelerinde (ve elbette medyada) yerleşik bulunan ve bu ülke için “zararlı” oldukları –belgelerle- aşikar olan Ergenekon ve benzeri çetelerle organize bir mücadele yürüten –kendi varsayımlarıyla- bir cemaat ya da ekibi neden desteklemiyorlar? Yine bu varsayım doğru bile olsa, operasyonu kimin yaptığı neden bu kadar önemli?</p>
<p>Başka bir varsayım da, cemaat faaliyetlerini Sayın Gülen’in doğrudan yönettiği  şeklinde.  Doğru olması halinde bu iddia, Türkiye’nin en büyük sivil toplum hareketinin demokrasiden uzak, keskin bir hiyerarşi ile “yönetiliyor” olması anlamına gelecektir. Bunu anlamak için Hareketin yapılanma ve hareket tarzına bakmak gerekir, ilerleyen kısımlarda bakacağız.</p>
<p>İşte Sayın Bahçeli’nin teklifi bu iki varsayımın birleştiği noktada vücut buluyor.</p>
<p>Cemaati Yönetme Konusundaki Uyarı</p>
<p>Devlet Bahçeli’nin cemaati yönetme konusunda Sayın Gülen’e –coğrafi uzaklık nedeniyle- zafiyet isnadında bulunması aslında Bahçeli’nin cemaat yapısını tahlilde oldukça yüzeysel ve eksik bilgilere sahip olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Çünkü…</p>
<p>Cemaat merkezi bir yapı ya da kişi(ler) tarafından idare edilmiyor ve “yerelliği yüksek ve gevşek yapılı (loose network) bir gönüllüler hareketi”  olarak tanımlanabilecek özelliklere sahip. Cemaatin asıl dinamosu ve örgütlenme başarısı, benzer perspektifler oluşturma konusunda gösterilen yüksek performanstır. Burada Sayın Gülen’in karizmatik kişiliği ve hareketin gelenekle modernitenin birleştiği yerde duruyor olması önemli iki etken. Harekette geleneğin süreklilik unsurlarını görmeyen bir analiz ya her şeyi Sayın Gülen’in karizmasına verecek ya da medyada her gün gördüğümüz şekliyle Hareketin politik hedefler peşinde koştuğunu, aslında başkaları tarafından yönlendirildiğini (BOP vs.) “zannedecektir”. Bir de milli kültürde Hareketin gösterdiği başarı potansiyelini görmeyenler var ki bunlar, her başarının ardında dış destek arıyorlar.</p>
<p>…</p>
<p>Bahçeli’nin görmediği, Sayın Gülen’in insanları yönetmediği, onlara “hem eski hem de yeni özellikler taşıyan” bir yaşam tarzı teklif ettiğidir. Hareketin dinamosu sayılan ortak değerler ise ne gökten zembille inmiş ne de İran veya başka bir yerden ithal edilmişlerdir, bu yönüyle Gülen Hareketi tamamen yerlidir. Değerler anlamında tarihi tecrübeyi önemseyen bir hareket, tuhaftır ki milli tarih ve kültür ekseninde siyaset yapan (söylem düzeyinde de olsa) bir partinin lideri tarafından anlaşılmamaktadır.</p>
<p>Ergenekon operasyonunu cemaatin (GH) yürüttüğü konusunda Sayın Bahçeli’yi kim nasıl ikna etmiştir anlamak zor. Hâkimiyle savcısıyla son derece titizlikle yönetilen bir operasyon var karşımızda. Bu ülkede darbe teşebbüslerine karşı çıkacak tek kesim Gülen Hareketi  taraftarları mıdır? Demokrasi taraftaları memlekette bu kadar zayıf ve etkisiz midir? Öyleyse bu millet yaşadığı acı tecrübelerden hiçbir şey anlamıyor demektir ki, bendeniz aziz milletimi böyle bir ahmaklıktan tenzih ederim, hele de bilgiye ulaşmanın gayet kolay olduğu bu iletişim çağında. Soruyu tersinden sorarsak, bu ülkede demokrasi mücadelesi verecek, bu uğurda risk alıp öne çıkacak cemaatten başka kimse yok mudur?</p>
<p>Elbette vardır…Ve çoktur. Kimse bize hakaret etmesin.</p>
<p>Bahçeli’nin Yabancılaşması</p>
<p>Gözlemlerimizin bize söylediği, Sayın Bahçeli’nin uzunca bir zamandır partisinin temsil ettiği değerlere yabancılaştığı ve partisini de bu yönde dönüştürmeye çalıştığıdır. Milli kültür bağlamında merkezi bir yer tutan Gülen Hareketi’ne gösterdiği mesafenin artması da bu bağlamda ele alınabilir. Uzaklaşılan şey yalnızca Gülen Hareketi değil, aynı zamanda milletin yüce tuttuğu değerlerdir. Ve elbette siyasi başarıdan da uzaklaşmaktadır MHP ve lideri. Sekülerlikte CHP’i aratmayan, devleti ve statükoyu savunmada O’ndan da ileri olan bir MHP’nin varlık sebebini izah etmesi zordur.</p>
<p>Faaliyetlere Nasıl Ara Verilecek</p>
<p>İncelikli bir şekilde hazırlandığı hissi uyaran basın bildirgesi Bahçeli’nin Hareket hakkında yapılan ithamlara –kısmen de olsa- katıldığı izlenimini vermektedir. Bu elbette ki mümkündür, mümkün olmayan, hareketin faaliyetlerine ara vermesidir. Nedir istenen? Okullar mı kapansın? Öğrenciler mi dağıtılsın? Yardım kuruluşları dağıttıkları yardımları geri mi toplasınlar? Türkçe Yarışması askıya mı alınsın? Radyo, televizyon ve gazeteler mi kapatılsın? Öyle ya bunların tümü cemaat (Hareket) faaliyetleri iddiaya göre. Ya da, suç işledikleri konusunda “gayet makul” şüpheler bulunan gazeteciler tutuklandı diye insanlar Sayın Gülen’in fikirlerine değer vermekten vaz mı geçsinler?</p>
<p>Referandum’un Rövanşı mı?</p>
<p>Sayın Bahçeli’nin referandum döneminden kalma bir kızgınlığının olması mümkündür. Hareket ve Sayın Gülen ilk defa dolaylı da olsa siyasi sayılabilecek bir meselede açıktan tavır almışlar ve Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP ile ayrı düşmüşlerdi. MHP ise Hareket mensuplarını ikna etmeye çalışmak yerine genelde yaptığı yolu takip etmiş ve onları partisine büsbütün yabancılaştırmayı tercih etmişti.</p>
<p>Son dönemde, medyada Gülen Hareketi aleyhine oluşan momentumu da kullanarak referandumun rövanşını almak, Bahçeli’nin tavrını yorumlamak adına anlamlı ve mümkün görünüyor. Ancak bu “tuhaf” strateji Gülen Hareketi’nde bulunan potansiyel sempatizanları uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. MHP içerisinde Gülen Hareketi’ne sempati duyanlar da yine Bahçeli’nin kayıp hanesine yazılacak.</p>
<p>Devlet Bahçeli emin adımlarla, Türkiye’yi iki partili bir parlamentoya götürüyor. Bu seçimde belki, değilse bir sonrakinde mutlaka!</p>
<p>4 Nisan 2011 Altunizade</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/ergenekon-ve-bahceli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dış Politikamız Test Edilirken</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/dis-politikamiz-test-edilirken/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/dis-politikamiz-test-edilirken/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Mar 2011 09:18:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Libya]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=521</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Kuzey Afrika’da son yaşananlar iki konuyu akla getiriyor. Birincisi, insan haklarını korumak için güç kullanmak kaçınılmaz olabilir. İkincisi de, biz gerek Türkiye gerekse İslam dünyası olarak henüz adaleti tesis edecek kurum ve araçlara sahip değiliz. Bu bağlamda… Mevcut şartlar dahilinde, dış politika mimarlarının Libya konusunda ortaya koydukları duruş fevkalade isabetlidir. Türkiye, bölgesinde istikrar oluşturmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a>Kuzey Afrika’da son yaşananlar iki konuyu akla getiriyor. Birincisi, insan haklarını korumak için güç kullanmak kaçınılmaz olabilir. İkincisi de, biz gerek Türkiye gerekse İslam dünyası olarak henüz adaleti tesis edecek kurum ve araçlara sahip değiliz.</p>
<p>Bu bağlamda…</p>
<p>Mevcut şartlar dahilinde, dış politika mimarlarının Libya konusunda ortaya koydukları duruş fevkalade isabetlidir.<span id="more-521"></span></p>
<p>Türkiye, bölgesinde istikrar oluşturmak adına teoride fevkalade kabul edilebilir pratikte ise, gayet verimli işleyen bir “söylem” ortaya koymuştur. Neticelerinin bir kısmı orta ve uzun vadede görülecek olan bu söylemin anlık refleksler ya da iç politika yönlendirmeleriyle tutarsız hale getirilerek işe yaramaz duruma sokulması ne Türkiye’nin ne de bölgenin menfaatinedir.</p>
<p>Türkiye kısa bir sürede fakat gayet kapsamlı bir vizyonla inşa ettiği inandırıcılık ve krediyi harcamak lüksüne sahip değildir. Çünkü işlerliğiyle kendini kanıtlayan bir politika inşa edilmiş de olsa, inandırıcılık bizim için henüz yenidir, rüştünü ispat etmemiştir. İnandırıcılık tutarlılığa bağlıdır ve tabiatı itibariyle eriyip kaybolması çok kolay ve çabuk olur. Afrika’nın bilinen petrol ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 45’ine sahip bir ülkeye yapılan bir operasyondan bahsediyorsak inandırıcılık ve meşruiyet çok önemlidir.</p>
<p>Bir diğer konu konsensus meselesidir. Türkiye uluslar arası meşruiyeti kesinlik kazanmamış olan her hangi  bir operasyona destek vermemelidir. Kaldı ki Irak tecrübesiyle uluslar arası meşruiyet sonuç elde etme konusundaki başarıya endekslenmiştir. Dolayısıyla uluslar arası kamuoyu Libya operasyonuna hem meşruiyet hem de neticenin elde edilmesi noktasında şüpheyle  yaklaşmaktadır. Türkiye evet bir NATO üyesidir ve Batılı müttefiklerini hayal kırıklığına uğratmamaya çalışmalıdır ancak yaşadığı coğrafyanın dayatmalarını da göz ardı edemez. Bölgemizde ise henüz Libya’ya silahlı müdahale konusunda bir konsensus oluşmamıştır. “Komşularla sıfır problem” , “maksimum ilişki”, “barış ve istikrar oluşturma”, “çok yönlü dış politika” söylemlerini hayata geçirmeye çalışan ve dış politika faaliyetlerini bu prensipler ekseninde yapan bir ülke Libya’ya yapacağı bir silahlı müdaheleyi ilişkide bulunduğu taraflara nasıl izah edecektir?</p>
<p>Türkiye, “düzen kurucu” ya da en azından kurulan düzende belirleyici olamayacağı bir operasyonun maddi ve psikolojik yükünü neden omuzlamalı? Soğuk savaş dönemi dış politikamız zaten bu eksendeydi ve bizi kendi coğrafyamıza yabancılaştırmaktan başka ne işe yaramıştır?</p>
<p>Yine hesap edilmesi gereken bir başka konu, Müslüman Libya vatandaş ya da askerlerine silah doğrultmanın Türk kamuoyunda oluşturacağı psikolojik etkidir. Ak Parti’nin, tabanının hem milliyetçi hem de muhafazakar kanadını incitecek böyle bir operasyona mecburiyet olmadan evet demesini beklemek gerçekçilikten uzak bir durumdur.</p>
<p>2003 yılında TBMM, meşruiyeti böyle şaibeli bir savaşı onaylamamış ve bugün ülkemiz ve Irak halkı bu “zor karardan” ciddi kazançlar elde etmiştir. Kısa vadede elde edilenlerin de ötesinde uzun vadede sürdürülebilir bir düzen hedefleyen Türkiye, yaşadığı coğrafyanın istikrarına ciddi katkılarda bulunmuştur.</p>
<p>…..</p>
<p>Diye düşünürken…</p>
<p>Fransız-Amerikan liderliğinde anlaşılır(!) sebeplerden dolayı yapılan müdahele gerçekleşti ve evet “zor oyunu bozdu”. Türkiye oluşan bu yeni konjonktürden elde edebileceği en iyi şeyi hedefledi ve operasyonun NATO komutasına verilmesini sağladı.</p>
<p>Bu bir başarıdır ve zannedildiğinin aksine Türk hükümetinin tutarsızlığını değil, dinamik dış politika anlayışını yansıtır. Şartları belirleme imkanına sahip değilseniz şartları göz ardı etme lüksünüz de yoktur.</p>
<p>Yakın coğrafyamız yeni şeylere gebe. Umalım nur topu gibi siyasi sistemler doğsun.</p>
<p>25 Mart 2011/ Kayseri</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/dis-politikamiz-test-edilirken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Baş Örtüsü Tartışmalarını İzlerken</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/bas-ortusu-tartismalarini-izlerken/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/bas-ortusu-tartismalarini-izlerken/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Oct 2010 19:45:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=508</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Başörtüsü tartışmaları kolektif zihniyetleri ortaya çıkaran birer turnusol kağıdı gibi. Müdavimlerin konuyu ele alış biçimleri, ülkemizde henüz temel kavramlar etrafında bir konsensus olmadığını gösteriyor. Tartışmaların etrafında koparılan bunca kavga ve gürültünün ötesinde temel soru aslında şu; başörtüsünün kamusal alanda kullanılması, bireysel hak ve özgürlükler kapsamına girer mi? Bizler bireysel hak ve özgürlüklere mesafeli bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a>Başörtüsü tartışmaları kolektif zihniyetleri ortaya çıkaran birer turnusol kağıdı gibi. Müdavimlerin konuyu ele alış biçimleri, ülkemizde henüz temel kavramlar etrafında bir konsensus olmadığını gösteriyor.</p>
<p>Tartışmaların etrafında koparılan bunca kavga ve gürültünün ötesinde temel soru aslında şu; başörtüsünün kamusal alanda kullanılması, bireysel hak ve özgürlükler kapsamına girer mi? Bizler bireysel hak ve özgürlüklere mesafeli bir kolektif bilinçten beslenen bir toplumun çocukları olarak, yukarıdaki soruya açıkça evet desek bile, tartışmanın biteceğini sanmıyorum. Özellikle yasağı savunan kesimler, imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir “kitle” felsefesinin doğal bir sonucu olarak, başörtüsü bireysel bir hak ve özgürlük meselesi olsa dahi, bunda neden bu kadar ısrar edildiğini anla(ya)mıyorlar. Dolayısıyla bu ısrarın arkasında başka şeyler arıyor ve paranoyaya varan yaklaşımları, -hem de bilimsellik adına- sergileyebiliyorlar.<span id="more-508"></span></p>
<p>Cumhuriyet’i kuranların hayal ettikleri seküler ve homojen toplum projesi hayli su götürür bir durumda. Dönüştürmeye çalıştıkları toplum hala ve ısrarla -gelenek ve din üzerinden- direniyor. Başörtüsünü de bu direnişin sembolü olarak algılıyorlar. Burada geniş bir yelpaze var: Başörtüsünü bir siyasal simge olarak lanse edip meşruiyet zeminini bozmaya çalışanlardan tutun, bunun yaygınlaşmasını kendi yaşam tarzları için bir tehlike olarak algılayana kadar.  Bir de, sanırım zamanın kendilerini ekarte ettiğini ve dünyadan kopuk (aslında kasıtlı bir izolasyon) yaşadıklarını da gizliden fark etmeye başladılar. Yani elit pozisyonları tehlikede ve bunun farkındalar. Hırçınlaşımaları bundan.</p>
<p>Baş Örtüsü Tanımlamaları</p>
<p>Bütün diğer tanımlamalar gibi, baş örtüsü tanımlamaları da bir şeyleri dışarıda bırakıyor. Mesela, seküler ve baş örtüsü kullanmayan insanlar, muhafazakar camianın kullandığı baş örtüsünün gelenekte yeri olmadığını söylüyor. Muhafazakarlar da, yarım örtülen baş örtüsünün zaten amacına hizmet etmediğini ve İslam tarihi içerisinde referanslarının olmadığını iddia ediyor. Buraya kadar gayet doğal, farklı yaklaşımlar olabilir. Doğallığın sınırını zorlayansa şu; neden genel geçer bir başörtüsü tanımına ihtiyacımız var? Ya da doğru tanımlamayı kim neye göre yapacak? Mesele bu eksende düşünüldüğü zaman içinden çıkılmaz hale geliveriyor.  Bu sokak çıkmaz ve havası da zehirli.</p>
<p>Demokratik bir ülkede olması gereken, bunu isteyenin anladığı gibi kullanabilmesidir. İnsanlar ya doğrudan dinin kaynaklarından, ya da güvendikleri şahısların yönlendirmeleri üzerinden doğru buldukları neyse öylece kullanabilmelidir. Bu noktaya devlet tarafından yapılacak bir müdahale, hangi şekilde olursa olsun laikliğe aykırı olacaktır. Aydınların bu konudaki baskıcı tavırları ise doğrusu kabul edilebilir değildir. Aydınımız 19. Yüzyıldan kalma bir pozitivizmin rüyasını görüyor ve başörtüsünü de bu çerçevede algılıyor. Onlara göre arkaik bir tarz-ı hayat ülkemizi istila etmiştir ve bu durum, aydınımızın tercih ettiği modernleşme anlayışına bir meydan okuma olarak anlaşılmaktadır. Bu açıdan durumumuz eleştirmeyi ilericilik saydığımız İran’dan pek de farklı değildir; onlar zorla başörtüsü taktırıyor biz de kamusal alanda bunu zorla engelliyoruz. Mantalite aynı.</p>
<p>Asıl sorun, devletin vatandaşın hayatına bu denli müdahale etme hakkını kendinde görebilmesidir.</p>
<p>Hassasiyetler Iskalanıyor</p>
<p>Bir de, tüm bu tartışmalar devam ederken, inançlarla, kutsallarla ilgili konuşurken, dışarıdan (evet dışarıdan) ahkam kesiyor ve insanları inceden rencide edebiliyoruz. Kur’an’ı hiçbir şekilde referans kabul etmeyen insanlar, baş örtüsünün farz olmadığına dair ayetlerden örnekler veriyor ve müslümanları uya(ndı)rma vazifesini(!) yapmağa kalkıyorlar. Pozitivist bir zihniyetin kalıntısı olarak da, söz konusu ayetin tek doğru yorumunun kendi söyledikleri olduğunu söylüyor ve insanları üstü kapalı bir şekilde safdillik ve cehaletle suçluyorlar. Felanca ayeti bin senedir yanlış anlıyorsunuz ey halkım, varsa ilahiyatçınız çıksın tartışalım yollu meydan okuyorlar. Allahtan, itham edilen kitle bunları hoş görebiliyor ve artık alışmış olduğu bu aydın küstahlığını belki de artık ciddiye de almıyor.</p>
<p>Bir de, tarafsız görünme telaşında olanlar var ki bunlar, muhayyel konumlarını bir siper haline getirip her yöne amansızca ateş ediyorlar. Aslında en çok yargılamada bulunan ve aleme nizamat vermekte “taraflardan” daha ileride olan insanlar bunlar. Her iki tarafa da vurabilmelerinden(!) olsa gerek, tavır sahibi herkesi eleştiriyorlar. Çakma ekibi malumunuz.</p>
<p>Neticede başörtüsü tartışmaları, tartışan taraflara hınç pompalayan bir süreç haline geldi. Başörtüsü taraftarları, kısmen dini bir saikle kısmen de en tabii hakları olarak gördükleri dilediği gibi giyinme haklarının engellendiğini düşünerek, baş örtüsüne karşı olanlar ise, öngördükleri pozitivist dünyanın bir türlü gelmediğini görerek hınçla doluyor ve tartışmalar, problemi derinleştirmekten başka bir işe maalesef yaramıyor. Oysaki birçok ülkede bu konu, kanun bile çıkarmadan, basit bir sosyal sözleşme ile halledilebiliyor.</p>
<p>Bize de kaybettiğimiz zaman ve enerjiye üzülmek düşüyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/bas-ortusu-tartismalarini-izlerken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cemaat Neden Susuyor?</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/cemaati-anlamak/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/cemaati-anlamak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Oct 2010 09:34:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=496</guid>
		<description><![CDATA[Anlaşılması zor olan şey, her iddianın ardından cemaatin çıkıp açıklama yapmasının beklenmesidir. İddia edenin ispat etmek durumunda olduğu makul günler geride kaldı galiba. Akl-ı selim, iftiranın mantığına verdiğimiz ilk kurban; çamur at, çıkaramadıkları kısmı kardır. Çamur at, çamurla uğraşsınlar, temiz olduklarını ispata mecbur kalsınlar.  Bu beklenti, yalnızca saçma değil aynı zamanda zalimce, ayrıca  cemaati tanımamanın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a>Anlaşılması zor olan şey, her iddianın ardından cemaatin çıkıp açıklama yapmasının beklenmesidir. İddia edenin ispat etmek durumunda olduğu makul günler geride kaldı galiba. Akl-ı selim, iftiranın mantığına verdiğimiz ilk kurban; çamur at, çıkaramadıkları kısmı kardır. Çamur at, çamurla uğraşsınlar, temiz olduklarını ispata mecbur kalsınlar.  Bu beklenti, yalnızca saçma değil aynı zamanda zalimce, ayrıca  cemaati tanımamanın da göstergesi, çünkü adamların böyle bir teamülü yok. Bu adamlar, evet kendi ajandalarını takip ediyorlar, aktüel polemiklerle işleri yok. Sanırım derin devletçilik oynayanları ve medya baronlarını en çok kızdıran da bu; cemaat manipülasyona gelmiyor.</p>
<p>Şöyle bir üslup var; birtakım iddialar var, madem cemaat suçsuzdur, gelip kendini ifade etsin, -neden susuyor?- öyleyse suçludur. Her söylenen şey üzerinden kendini ispata davet edilen bir oluşumdan bahsediyoruz. Bu şekilde hem cemaat baskı altında tutulacak, hem de gündelik tartışmaların ortasına çekilip hırpalanacaktır, ama olmuyor. Cemaat mesafeyi koruyor ve bir türlü istenen adımları atmıyor.<span id="more-496"></span></p>
<p>Cemaatin Bir Sözcüsü Neden Yok?</p>
<p>Medyadan konuşup görüştüğüm kişilerin cemaatten bir beklentisi var. Organize suçlamaların olduğu durumlarda cemaat adına konuşma yapacak bir yetkili arıyoruz, neden yok? Kanaatimce bunun en büyük nedeni; cemaatin işlerini kitle iletişim vasıtaları üzerinden yürütmemesidir. Dolayısıyla bir basın sözcüsü vs. yok. Çıkıp cemaati arkalayan konuşmalar yapan gazeteci ya da akademisyenlerin bakışı da yeterince kuşatıcı  olmayabiliyor, sübjektif olma pahasına, kendi fikirlerini açıkladıkları anlaşılıyor.</p>
<p>Bir başka neden de, cemaat adına açıklama yapmanın güçlüğü olsa gerek. Teamüller, cemaat geneli adına yapılan konuşmaların yalnızca Hocaefendi tarafından yapıldığını O’nun da bu türden polemiklere girmediğini gösteriyor. Dolayısıyla savunma ya da masumiyeti ispat bağlamında söylenebilecek bir çok şey de ifade imkanı bulamıyor.</p>
<p>İlk Suskunluk Değil</p>
<p>Cemaate yakın basın yayın organları aktüel polemiklere girse de , suçlama ve ithamlar karşısında cemaatin genel tavrı, mesafeyi korumak şeklinde oluyor. Söz konusu basın organlarının da ciddi organize olduklarını söylemek zor ve sanırım böyle bir kaygıları da yok. Mağduru oldukları durumlarda bile psikolojik harekatlara yabancı bir tavır söz konusu. 28 Şubat günlerinde, cemaatin, bizzat devlet(tabi ki askerler) tarafından devletin bir numaralı düşmanı ilan edildiği zamanlarda bile mesafe korunmuş ve herkes işine gücüne devam etmişti. Cemaat üyelerindeki hakim düşünce, dünyayı daha yaşanılır kılacak büyük bir projenin parçaları oldukları şeklinde ve gündelik hayat  kendi rutininde devam ediyor.</p>
<p>Yine bu durum, nur cemaatinde Gülen’den önce de uygulamaları olan bir şey. İkinci Dünya Savaşı’nın olanca hızıyla devam ettiği günlerde talebeleri Bediüzznaman’da sorar; neden radyo dinlemiyor, hadiseleri takip etmiyorsunuz? O da şöyle cevap verir: Siyasetle uğraşmaya vaktimiz yoktur. Yüz elimiz de olsa, ancak Nura kâfi gelir. Amerika, İngiliz kadar servetimiz de olsa, yine îmânı kurtarmak dâvâsına hasredeceğiz.</p>
<p>….</p>
<p>Derseniz ki, pratikteki yansıması böyle değildir, adamlar devlette çok iyi organize olmuşlar, poliste, askerde hatta yargıda onlar var, bunun da cevabını, insanlara zulmedip onları kendini savunmak zorunda bırakanlar versin.</p>
<p>NOT: Bir dönemin zalimlerini mahkeme önüne çıkarmak için organize çaba harcamak, en çok “normalleşme” ya da “hukukun üstünlüğü ve kesintisiz demokrasiye yol açmak” şeklinde anlaşılabilir, üslup hataları mahfuz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/cemaati-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MHP&#8217;nin Siyaset Dili</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/mhpnin-siyaset-dili/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/mhpnin-siyaset-dili/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Sep 2010 22:39:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=492</guid>
		<description><![CDATA[Bir toplum kendi iç dinamikleriyle değişip evrimleşiyorsa, siyasetin görevi bunu takip etmek, siyasal zemine taşımaktır. Zaten demokrasilerde başkaca yol da yoktur; ya, söz konusu değişimi içselleştirir, onun dili olursunuz ya da değişim sizi tasfiye eder. Kemikleşmiş oylarınızın kısmen devam ediyor olması da doğru yolda olduğunuzu göstermez, zira onunla gideceğiniz yer bellidir. Öncü olma ve trend [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a>Bir toplum kendi iç dinamikleriyle değişip evrimleşiyorsa, siyasetin görevi bunu takip etmek, siyasal zemine taşımaktır. Zaten demokrasilerde başkaca yol da yoktur; ya, söz konusu değişimi içselleştirir, onun dili olursunuz ya da değişim sizi tasfiye eder. Kemikleşmiş oylarınızın kısmen devam ediyor olması da doğru yolda olduğunuzu göstermez, zira onunla gideceğiniz yer bellidir.</p>
<p>Öncü olma ve trend belirleme konusunda başarısız olan siyasi hareketler, savunmada kalmaya mahkum olurlar. Bu defansif tavır, siyasetin diline de –doğal olarak- yansır ve kullanılan söylemlerden, partinin yakın dönem yönelimini kestirmek mümkündür.</p>
<p>Bu bilgiler ışığında MHP ve liderinin referandum sonrası tavırlarını anlamaya çalışalım.<span id="more-492"></span></p>
<p>Devlet Bahçeli’nin, referandumun hemen akabinde parti teşkilatına gönderdiği “uyarı”da şu kelimeler göze çarpıyor; fitne, nifak, vebal ve iftira. Tercih edilen kelimelerin oluşturduğu atmosfer bile, içinde bulunulan kötümser durumun ifadesi için yeterli. CHP gibi halkı suçlamak yoluna gitmeyen ve elitist bir tavır göstermeyerek alkış alan bir parti olarak MHP, diğer partileri ve sivil toplum hareketlerini suçlayarak, referandumu doğru okuyamadığının sinyallerini de vermiyor değil. Referandum yenilgisi, kimsenin dile getirmek istemediği bir sonuç olarak,  ortada öylece duruyor ve sebeplerine inme konusunda ciddi sıkıntılar var.</p>
<p>Biraz açalım.</p>
<p>Bahçeli, hükümeti, ülkücü camiayı bölmeye çalışmakla suçluyor (fitne ve nifak)  ki, bu, tam da siyasetin doğasında olan bir şeyden dolayı, bir siyasi partiyi suçlamaktır. Bir başka siyasi parti, bana oy veren insanlara hitap edemez, propaganda yapamaz demeye getiriyor. Yaparsa (ki yapmıştır) şu an için yalnızca uyarıda bulunmakla yetinilecektir. (Bir sonraki hamle nedir; merak konusudur.) “Bu kitle benimdir, kimse el uzatamaz” demekle, seçmen kitlesinin muhafaza edilemeyeceği, kimsenin kabullenmek istemediği bir siyasi realite olarak MHP yöneticileri tarafından anlaşılmayı bekliyor. Tüm bunlar konuşulurken, referandumda gösterilen tavrın, kitlenin genel duruşundan hayli uzakta konuçlandırılmasının dile getirilmeyip, muhasebesinin yapılmadığı görülüyor. Kronik ideoloji partisi hastalığıdır; öz eleştiri kanalları kapalıdır. Bu eksiklik, yaklaşan seçimlerde kendini gösterecektir.</p>
<p>MHP’nin, kısmen ortak bir seçmen kitlesine hitap ettiği Ak Parti’yi hırpalamaya çalışması, anlaşılabilir bir durum. Ancak Fethullah Gülen ve hareketi aleyhine yapılan sert beyanlar, referandumda düşülen ayrılığı sürekli kılmaktan öte bir işe yaramayacaktır. Bu türden beyanlar, muhtemel destekçilerini kendinden uzaklaştıran bir karaktere sahiptir ve bir parti lideri için, en kibar tabirle talihsizliktir.  Gülen hareketi içindeki milliyetçi kitle, MHP’den uzaklaşmaktadır. Durumun, MHP tarafından tespit edildiğine ilişkin bir işaret, henüz kendini göstermemiştir.</p>
<p>Aksine, kaybedenlere mahsus bir hırçınlıktır sergilenen. Oysa MHP’den beklenen, yaşanan mağlubiyetten dersler çıkarıp, yeni seçim dönemine farklı bir diskurla girmesidir ki; bu da şimdilik uzak bir ihtimal olarak göze çarpıyor.</p>
<p>Bir başka husus, MHP liderinin “evet” oyu verenlerin, olası “karanlık günlerin” (ki bu tabir MHP camiası için alışılmadık bir tabirdir, iğreti olmuştur) vebali altında kalacaklarını ifade etmesidir. Tabiatıyla demokrasilerde halk verdiği kararın sonuçlarına elbette katlanacaktır, ancak bunun böyle tehditkar bir üslupla ifade edilmesi şık olmamış, MHP’ye de hiç yakışmamıştır.</p>
<p>Bahçeli; Bir Ötekileştirme Uzmanı</p>
<p>Kendi dar çevresinden başka, herkesi, türlü gerekçelerle ötekileştirmek konusunda ciddi hünerler gösteren bir lider Bahçeli. MHP’yi, Ali Şen’in bir zamanlar Fenerbahçe’yi yönettiği gibi yönetiyor; seçmen kitlesini kamplaştırarak taraftarlarını pekiştireceğini varsayıyor. Çevresinde tuttuğu amigoların seslerinden, kitlenin sesini duymuyor ya da ezberini bozmamak için kulaklarını tıkama yoluna gidiyor. Siyasi arenayı, vatanseverler ve hainler çerçevesinde okumayı, pratikte avantajlı bir durum olarak görüyor, çünki; vatansever olan kendisidir.</p>
<p>Dolayısı ile, Bahçeli, toplumun siyah-beyaz bir resmini çekiyor ve değerlendirmelerini bu resim üzerinden yapıyor. Bu ciddi bir okuma hatasıdır, zira insan, gri alanlarda yaşayan bir canlıdır ve kimsenin gündeminde, ne retorik düzeyinde kalmış bir vatanseverlik, ne de üzerinde yaşayıp kaynaklarını kullandığı ülkesine (kasten) ihanet etmek yoktur. Başkalarını ihanetle suçlamak, sizi daha vatansever yapmaz, vatanseverlik somut sonuçlar üzerinden okunur. Siyasi diskuru ülkenin tamamını kucaklamayan ve memleketin birleştirici unsurlarına savaş açan bir siyasi liderin, vatanseverlik iddiasının oluşturduğu buruk gülümsemeyi de ayrıca geçiyorum.</p>
<p>MHP, seçime kadar aynı lider ve yönetim kadrosuyla devam edecek ve 2011 Haziran’ındaki seçimler yaşanan erozyon ve taban kaymasını belgeleyecektir. MHP’nin oy deposu olan Orta Anadolu’nun yekpare evet oyu vermesi bunu açıkça göstermektedir. Referandumda evet oyu veren herkesin Ak Parti’ye oy vereceğini varsaymıyoruz elbette, ancak MHP’nin ciddi açılımlar yap(a)madığı takdirde, Orta Anadolu’dan beklediği desteği alamayacağı da bugünden bellidir.</p>
<p>Uzun vadeli siyaset bağlamında, MHP için önemli bir döneme girilmiştir. Seçimden sonra yeni bir yönetim ve daha kucaklayıcı bir söylemle, daha yapıcı ve birleştirici bir siyaset belirlediği takdirde, MHP, siyasi arenanın değişmez ve güçlü bir aktörü olacağını ispat etmiş olacaktır. Referandum sürecinde küstürdüğü taraftarlarının da bir şekilde gönlünü etmeli, endişelerini gidermelidir. Aksi takdirde, yani, sert ve ötekileştirme üzerine kurulu siyasetin devam etmesi durumunda, MHP marjinalleşecek ve siyasetteki ağırlığını (özgül ağırlığını zaten kaybetmiştir) kaybedecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/mhpnin-siyaset-dili/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	<img style='margin:0;padding:0;border:0;' width='1px' height='1px' src="http://aynalar.org/wp-content/plugins/mystat/mystat.php?act=time_load&id=93644&rnd=358619983" /></channel>
</rss>

