<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>aynalar.org &#187; Fatih Ceran</title>
	<atom:link href="http://aynalar.org/category/fatihceran/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://aynalar.org</link>
	<description>. . . : görmek için : . . .</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 May 2012 11:46:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>İran&#8217;ın Türk Dış Politikasına Etkisi</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/iranin-turk-dis-politikasina-etkisi/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/iranin-turk-dis-politikasina-etkisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 09:35:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=713</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye-İran ilişkileri işbirliği ve rekabetin aynı anda yaşandığı  karmaşık bir “engagement and rivalry” özelliği gösteriyor. Hem Türkiye hem de İran geçmişte Ortadoğu’da hegemonya kurmuş iki ülke ve bunlar karşılıklı olarak hem toplumların hem de siyasi elitin hafızasında duruyor. Bölgedeki iddialarını kaybetmemiş iki ülkeden bahsediyoruz. 1950-1970 arasında yaşanan Arap milliyetçiliği bölgede iki ülkenin de manevra alanını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="text-decoration: underline;"><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-694" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg" alt="" width="132" height="187" /></a></span></strong></p>
<p>Türkiye-İran ilişkileri <em><span style="text-decoration: underline;">işbirliği</span></em><span style="text-decoration: underline;"> <em>ve rekabetin aynı anda yaşandığı</em></span>  karmaşık bir “engagement and rivalry” özelliği gösteriyor.</p>
<p>Hem Türkiye hem de İran geçmişte Ortadoğu’da hegemonya kurmuş iki ülke ve bunlar karşılıklı olarak hem toplumların hem de siyasi elitin hafızasında duruyor. Bölgedeki iddialarını kaybetmemiş iki ülkeden bahsediyoruz. 1950-1970 arasında yaşanan Arap milliyetçiliği bölgede iki ülkenin de manevra alanını kısıtlamış ve Mısır’ı öne çıkarmış olsa da sonraları 79 İslam Devrimiyle İran muazzam bir etki alanı kurmuş, Türkiye ise 2000’li yılların başlarından itibaren yeniden bölgeye dönmüş ve bölgeyi  ekonomik büyüme ve bununla bağlantılı olarak istikrar alanı olarak görme eğilimine girmiştir.<span id="more-713"></span></p>
<p>İki ülke arasındaki rekabet Suriye, Irak ve Lübnan üzerinden yaşanırken işbirliği ise, İran’ın Nükleer Faaliyetleri konusunda ve yine bu ülkenin uluslar arası sistemde tutulması ve diplomatik yöntemlerin sonuna kadar zorlanması aşanında yaşanıyor. Türkiye aleyhine bir  asimetriye sahip olan petrol ve doğalgaz  ticareti de iki ülkeyi işbirliğine zorlayan konulardan biri.<!--more--></p>
<p>Detaylara geçmeden önce şunu  belirtmekte fayda var; iki ülkenin bölgeye yaklaşımları ve büyüme hesapları tamamen farklı oryantasyonlara sahip. Türkiye barış üzerinden büyümeyi hedeflerken (komşularla sıfır problem vs.) İran savaş ve gerginlik üzerinden hem de bizzat katılmadığı savaşlar üzerinden büyüme hesabı yapıyor. Bu iki hesabın da rasyonel özellikler gösterdiğini söylemek mümkün. Ancak bunun uzun vadede ne kadar sürdürülebilir olduğu konusunda bir öngörüde bulunmak zor ve sanırım bu konuda küresel güçlerin (özellikle ABD ve Çin) bölgeye yönelik projeksiyonları belirleyici olacak.</p>
<p>Türkiye Sünni ağırlıklı bir ülke, aynı zamanda İslam dünyasının en seküler ülkesi. Başbakan Erdoğan Mısır’a yaptığı ziyarette Müslüman Kardeşlere laikliği tavsiye ederken şunu da eklemişti; “Bizler Şii ya da Sünniler değiliz, bizler Müslümanlarız.” Bu açıklama özenle seçilmiş kelimeleriyle önemli.</p>
<p>Ancak yine de son dönemde Türkiye’nin bölgeye yaklaşımının sekteryan özellikler taşıdığı yönünde bir algı var. Bu algı da iktidarda bulunan AK Parti’nin ideolojik oryantasyonuyla ilişkilendiriliyor. Bu ilişkilendirme tutarlı gözükse de ben Türkiye’nin bölgeye yaklaşımının tamamen pratik kaygılar tarafından şekillendirildiği kanaatindeyim. Zira son dönemde etkisiz bir dış politika bölgeden İran lehine çekilmemiz anlamına gelecekti.</p>
<p>Türkiye uzun bir aradan sonra bölgeye yeniden “düzenleyici bir aktör” olarak dönüyor. Bölgede aktör olmanın turnusol kağıdı ise Arap Baharı öncesinde Filistin meselesi idi. İran Hizbullah üzerinden Lübnan ve Filistin üzerinde ve dolayısıyla bölgede bir nüfuza sahip. Türkiye’nin son dönemde İsrail ile gerilimi yükseltmesi ve “one minute” krizi ise uzun zamandır sahip olmadığı bir “popüler meşruiyet” sağladı. Mavi Marmara krizi her ne kadar başlangıçta çok kötü başladıysa da ilerleyen dönemde Türk diplomasisi  konuyu “uluslar arası hukuk” etrafında ele alarak uluslar arası toplum üzerinde de olumlu sayılabilecek bir etki bıraktı.</p>
<p>Irak’ta toprak bütünlüğünün korunması ve demokratik seçimlerin yapılması durumunda Şii ağrılıklı hükümetlerin kurulacağı ve bu yönde dış politikalar geliştirileceği artık kesinleşti. Irak’ın bölünmesi durumunda bile ağırlık Şiilerden yana olacak. Türkiye ise bunun önüne geçmeye çabalıyor. Şiiler belirgin bir biçimde İran’ın etkisi altında olduğu realitesinden yola çıkarak Türkiye Sünniler ve Kürtler üzerinden Irak’ta hem bir denge kurmaya hem de söz sahibi olma çabasında. Öyle ki Irak’ın işgalinden sonra yapılacak ilk seçimlere girmeme kararı alan Sünni liderler uzun görüşmeler sonunda Türk diplomatlar tarafından ikna edildi ve seçimlere girerek hem siyasi ağırlık kazanmaları hem de Irak’ta iç istikrar hedeflenmiş oldu. Yine Kuzey Irak yakın geçmişe kadar Türkiye’nin gayet doğal sebeplerle “kırmızı çizgiler” üzerinden yaklaştığı bir konu iken bugün Türkiye’nin arka bahçesi olarak algılanıyor. Ancak bunun fazlaca iyimser olduğunu söylemek gerekiyor; hem Türkiye’nin güneydoğusunun demografik yapısı hem de Kuzey Irak’lı liderlerin güvenilmez ve aşırı pragmatik siyasetleri  Türlkiye-İran-Irak arasındaki ilişkilerin bir süre daha bıçak sırtında gitmeye devam edeceği anlamına geliyor.</p>
<p>Irak’ta Türkiye-İran Rekabeti adlı raporunda Sean Kane,  mevcut rekabeti“yükselen iki güç olarak Türkiye ve İran Irak’la ortak sınırlara sahip ve hızla ülkede en etkin iki dış güç haline geliyorlar” şeklinde ifade ediyor. Yine bölgeyi iyi bilen isimlerden biri olan Soner Çağaptay, “ her ne kadar iki ülke de Irak’ın işgaline karşı çıksalar da seçimlerde farklı tarafları desteklediler ve iki ülke de gerek Bağdat’ta gerekse Kuzey Irak’ta diğerinin öne geçmesini istemiyor” diyor.</p>
<p>Suriye’de ise iki ülkenin tavırları taban tabana zıt. Türkiye uluslar arası toplumla beraber muhalifleri desteklerken İran bildik sebeplerle Esad yönetimini destekliyor. Ancak iki ülke siyasileri de bu farklılığın bir çatışmaya dönüşmesini istemiyorlar. İran açık bir şekilde güç merkezli baktığı Suriye meselesinde rejim değişikliği halinde mevcut nüfuzunu kaybedeceğini hesap ediyor ve Esad rejimine sonuna kadar destek vermeye devam edecek gibi gözüküyor. Türkiye ise baştan aldığı tavrı sürdürerek hem söylem/meşruiyet bazında hem de rejim değişikliği halinde yeni yönetimle daha iyi ilişkiler kuracağını hesap ediyor. Burada Türkiye’nin tavrının tutarlı olduğunu söylemek gerekiyor. Komşularla sıfır sorun politikasının güzel bir örneği olarak öne sürülen Türkiye-Suriye ilişkileri Suriye yönetiminin kendi halkına zulmetmeye ve orantısız güç kullanmaya başlamasıyla bozuldu. Türkiye Esad rejimine destek vermeye devam etseydi hem ilkesiz davranmış hem de Ortadoğu halkları üzerinde yeni elde ettiği nüfuzunu kaybetmiş olacaktı. Ayrıca Arap Baharı (isyanı?) sürecinde ortaya çıkan talebin yönü de Türkiye’nin duruşuyla paralellikler arz ediyor. İran ise bu değişim talebinin kendi aleyhine olduğu noktasından hareketle mevcut taleplere açıktan karşı çıkamıyor ancak el atından Esad yönetimine destek vermeye de devam ediyor.</p>
<p>SONUÇ</p>
<p>İran, özellikle 2003 sonrası süreçte ortaya çıkan Irak ve Afganistan işgallerinin “karlı tarafı” olarak, Türkiye’yi adeta bölgeye davet etmiş, Türkiye’ye daha fazla ilgisizlik lüksü bırakmamış ve kendi nüfuz alanları ile Türkiye’nin seçeneklerini daraltarak belli aktörlere yoğunlaşmasına ve bazı konularda taraf olmasına sebebiyet vermiştir. Öyle ki Türkiye, doldurabildiği tüm alanları doldurmaya ve düzenleyici aktör konumunu pekiştirmeye çalışıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/iranin-turk-dis-politikasina-etkisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu ve İran</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/ortadogu-ve-iran/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/ortadogu-ve-iran/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Apr 2012 06:06:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=709</guid>
		<description><![CDATA[İran, Ortadoğu’nun en eski toplumlarından biridir ve İran hakkında yapılacak çalışmalar bu gerçek etrafında örgülenmelidir.  Yakın çevresinin büyük bir kısmını doğal hinterlandı hatta “liebensraumu” olarak gören bir ülkeden bahsediyoruz. Dil üzerinden Afganistan ve hatta Tacikistan’a ve neredeyse milli dini haline getirdiği Şiilik üzerinden de İslam dünyasının çok geniş bölgelerine  uzanan, Irak, Azerbaycan ve Bahreyn gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-694" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg" alt="" width="132" height="187" /></a></p>
<p>İran, Ortadoğu’nun en eski toplumlarından biridir ve İran hakkında yapılacak çalışmalar bu gerçek etrafında örgülenmelidir.  Yakın çevresinin büyük bir kısmını doğal hinterlandı hatta “liebensraumu” olarak gören bir ülkeden bahsediyoruz. Dil üzerinden Afganistan ve hatta Tacikistan’a ve neredeyse milli dini haline getirdiği Şiilik üzerinden de İslam dünyasının çok geniş bölgelerine  uzanan, Irak, Azerbaycan ve Bahreyn gibi Şii çoğunluklu ülkelerde ise belirgin bir etki alanı olan bir ülkeden bahsediyoruz.</p>
<p>Ortadoğuya yaklaşımına geçmeden İran’ın dış siyasetine kısaca bir göz atalım…</p>
<p>1979 İslam Devrimi’nden sonra dış politika inşası büyük ölçüde ideolojik özellikler taşısa da İran binyılların bir geleneği olarak “pragmatik” siyaset yapımını terk etmiş değil. Söz konusu pragmatizm bazen öyle ileri boyutlara ulaşıyor ki İran çoğu kere ilkesiz davranmakla suçlanıyor.<span id="more-709"></span></p>
<p>Uluslararası sisteme genel anlamda muhalefet eden İran  bazı Avrupa ülkeleri, Rusya  ve Çin ile kurduğu ticari ve siyasi ilişkiler üzerinden uluslar arası sistemin vazgeçilmezi olduğunu da kanıtlamış durumda. BM Güvenlik Konseyi İran’ın kendini evinde hissettiği bir yer olmalı; iki büyük ortağı Çin ve Rusya, İran’a yapılacak herhangi bir baskı ya da yaptırımı burada sönümleyebiliyorlar.</p>
<p>Resmi adıyla İran İslam Cumhuriyeti’nin uluslar arası alanda bir tehdit gibi algılanması kısmen İran’ın meşru-gayrı meşru ayrımı yapmadan her türlü enstrümanı kullanmaktan çekinmemesiyle kısmen de devrim sonrası sahiplendiği ABD karşıtı politikalarının bir sonucu olarak negatif propagandalara konusu olmasıyla alakalıdır. Yakın zamana kadar Hizbullah gibi terör örgütlerine verdiği destek dolayısıyla bir tehdit olarak algılanan İran, son birkaç yıldır Nükleer çalışmaları ve bunların nihai tahlilde silaha dönüştürüleceği endişesi üzerinden bir tehdit olarak algılanmaya devam ediyor.</p>
<p>Bölgeye yönelik politikalarına gelince İran Sünni dünyanın kayda değer bir kısmı tarafından bir tehdit olarak algılanıyor. Özellikle Suudi Arabistan, Katar ve diğer körfez ülkeleri bu endişelerini açıktan ifade ediyorlar ve dış politikalarında Batı yanlısı ve İran karşıtı tutum almaktan çekinmiyorlar.</p>
<p>Biz bu yazıda daha çok 2003 İkinci Körfez savaşı’ndan başlayarak bölgedeki değişimleri, İran’ın aldığı pozisyonları ve bunların bölgeye yönelik Türk Dış Politika yapımına etkileri üzerinde duracağız.</p>
<p>Afganistan’a yaptığı operasyonla ABD ve müttefikleri ülkede baskın durumda olan Taliban’ın hakimiyetini ortadan kaldırarak İran’ın bir “baş ağrısını” gidermiş oldu. Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından desteklenen Sünni Taliban’ın gücünü ciddi ölçüde kaybetmesi bu ülkede İran için ciddi bir manevra alanı ortaya çıkardı.</p>
<p>Benzer biçimde işgal sonrası, özellikle ABD kuvvetlerinin çekilmesiyle Irak’ta bir Şii hakimiyetinin ipuçları şimdiden görülmeye başladı. Şii nüfusun %65 civarında olduğu Irak’ın Şii Başbakan olan Nuri El Maliki’nin Sünni bir bakan olan ve Türkiye ile iyi ilişkilere sahip olan  Tarık El Haşimi ile bilinçli bir gerginlik çıkarması ve Türkiye’nin Irak’ın iç işlerine karışmaktan endişe duyduğunu ifade ettiğini hatırlayalım. Maliki’nin gücünü İran’dan aldığını ve gerekirse sertleşmekten çekinmeyeceğini gösterdiğini de. Yakın geçmişte sekiz yıl boyunca savaştığı bir düşman, Saddam Hüseyin’in ortadan kaldırılmasıyla tamamen açık bir etki alanına dönüşmüş oldu.</p>
<p>Şimdi İran diplomatik eliti önünde doğuda Tacikistan’a batıda ise Suriye ve Lübnan’a kadar uzanan geniş bir etki alanı görüyor olmalı. Bu bağlamda meseleye tamamen bir “power game” olarak bakan İran’ın Suriye’de Esad rejimini desteklemekten çekinmemesi anlaşılır hale geliyor. Zaten diplomasisinde meşruiyet kaygısı taşımayan bir ülke olarak İran Esad rejimine hem diplomatik destek veriyor hem de insansız hava araçları dâhil silah sağlıyor. Suriye düştüğünde(!) Akdeniz’e açılma şansını kaybedecek bir İran’dan bahsediyoruz. Ancak bu desteğin  İran’a bir maliyeti de var. Uluslar arası toplumdan gördüğü destek azalıyor ve Sünniler üzerinde sahip olduğu itibarı ciddi oranda kaybetmiş durumda. 2012 Nisan ayının ilk haftasınd Müslüman Kardeşler’in Suriye sorumlusu İran’ın Suriye’de işlenen suça ortak olduğunu söyledi. Ancak gelişmelerden İran’ın kamu diplomasisini pek de umursamadığı ve meseleye güç ekseninde bakmaya devam ettiği anlaşılıyor.</p>
<p>Yine Lübnan’da da Hizbullah üzerinden ciddi bir etki alanına sahip olan bir İran var karşımızda.</p>
<p>Tüm bunlar İran’ın bölgedeki etkisinin ciddi ölçüde negatif bir nüfuz olduğunu gösteriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/ortadogu-ve-iran/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Asker Terörist Olur mu?</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/asker-terorist-olur-mu/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/asker-terorist-olur-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 08:28:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=701</guid>
		<description><![CDATA[Eski Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un tutuklanmasının ardından ciddi tartışmalar yaşandı. CHP ve MHP liderleri, siyasi çizgilerine uygun olarak tutuklamaya karşı çıktılar ve Sayın Başbuğ’un arkasında durdular. CHP lideri, iddiaları ve dolayısıyla tutuklamayı ciddiyetten uzak bulduğunu, artık bu konunun espri malzemesi olması gerektiğini belirterek özel yetkili mahkemelerin adalet dağıtmadığına dair inancını yineledi. Devlet Bahçeli ise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-694" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg" alt="" width="132" height="187" /></a>Eski Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un tutuklanmasının ardından ciddi tartışmalar yaşandı. CHP ve MHP liderleri, siyasi çizgilerine uygun olarak tutuklamaya karşı çıktılar ve Sayın Başbuğ’un arkasında durdular.</p>
<p>CHP lideri, iddiaları ve dolayısıyla tutuklamayı ciddiyetten uzak bulduğunu, artık bu konunun espri malzemesi olması gerektiğini belirterek özel yetkili mahkemelerin adalet dağıtmadığına dair inancını yineledi.</p>
<p>Devlet Bahçeli ise darbe soruşturmasının “şirazesinden çıktığını”  söyleyerek kimsenin TSK’yı terör örgütüyle aynı kategoriye koyamayacağını belirtti.</p>
<p>Bu ifadelerden Sayın Bahçeli’nin terörü tek dalga boyundan okuduğu anlaşılıyor. <span id="more-701"></span>Bu da gayet anlaşılır bir durum, çünkü yıllardır Türkiye’de terör PKK ile özdeşleşmiş durumda. Ancak terörün çok farklı “versiyonları” elbette var; biyo-terör, nükleer terör, siber terör, narko-terörizm hatta radikal çevrecilerin yaptıkları eko-terörizm ve elbette devlet terörizmi.</p>
<p>Terörizmin ne olduğu hakkında düşüncelerimizin netleşmesi gerektiği anlaşılıyor. Sonra meseleyi son yaşananlar bağlamında ele alabiliriz. Bu önemli konuda ideolojik duruşlarımıza göre tavır almanın sakıncalı olacağını düşünüyorum.</p>
<p>Terörün hukuki anlamda bağlayıcılığı her yerde aynı olmasa da, evrensel kabul gören bir tanımı yapılabiliyor. Gayr-ı meşru şiddet kullanarak hedeflenen politik değişikliklerin elde edilmesi yönünde gösterilen sistematik çabaya terör deniyor. Bir şeyin terör olarak nitelenebilmesi için sivilleri hedef alması ve oluşan korku üzerinden istenen değişikliklerin “zorla” yaptırılması gerekiyor. Söz konusu değişiklik çok spesifik bir konuda, mesela kürk hayvanlarının korunması için çaba gösteren çevrecilerin bu tür ürünleri satan dükkanları yağmalaması, imalathaneleri ateşe vermesi şeklinde olabileceği gibi, çok daha genel ve kitleleri etkileyecek hedeflere sahip olabilir ki bu durumda kullanılan şiddetin boyutu da büyüyecektir. PKK bunun çok net bir örneğidir. Yine bir grup insanın toplumsal yaşamın işleyişi adına hayati öneme sahip internet sitelerine yapacağı organize saldırılar ya da trafik ışıklarının “hack”lenip  düzenin alt üst edilmesi de terör tanımına girer.</p>
<p>Peki, bir ülkedeki anayasal düzeni değiştirmek için darbeye teşebbüs etmek terör müdür? Biraz değiştirip sorarsak, güvenlikten sorumlu bir kurumun yöneticisi, komutanı terörist olabilir mi?</p>
<p>Konuyu Sn. Başbuğ’dan soyutlayarak ele almayı düşünüyorum çünkü hem mahkeme süreci devam ediyor hem de iddia edilenler doğru bile olsa Sn. Başbuğ söz konusu eylemin ilk temsilcisi değil.</p>
<p>Anayasal düzeni şiddet yoluyla değiştirmek isteyen üst düzey bir askerin sahip olduğu “imkanlara” bir göz atalım.</p>
<p>Öncelikle söz konusu eylemin gerçekleştirilmesi ciddi kadrolar gerektirir. Üst düzey askerin böyle bir sıkıntısı yoktur. Geniş kadroları vardır; bu kadrolar eğitimli ve operasyoneldir. Bu kadrolar emir-komuta zinciriyle çalışmayı bilirler ve planlı hareket etme alışkanlıkları vardır.</p>
<p>Yine böyle bir komutanın kaynak sıkıntısı yoktur. Finans ve gerekli araçlar (f-16 lardan askerin giydiği botlara kadar) doğrudan devletten gelir. Terör örgütleri gibi sponsor aramak zorunda kalmaz.</p>
<p>Böyle bir askerin ideolojik meşruiyet sorunu yoktur. Özellikle de ordu, belli değerlerin koruyucusu rolündeyse. Buna siz yüzyıllardır savaş halinde olan insanların orduya atfettikleri önemi de ekleyip öyle düşünün.</p>
<p>Kritik bilgilere ulaşma imkânı vardır. Devlet içindeki dengeleri bilip oyununu buna göre kurabilir. Akabinde uygun gördüğü bir siyasetçiyi sahneye sürüp halkın desteğini(!) alıp “koruyucu rolünü” demokratik sisteme eklemlemesi de cabası.</p>
<p>Ülkede nihai söz hakkına sahip olmanın getireceği uluslar arası ortak ve destekçileri olacaktır.</p>
<p>Nihayet yukarıdaki maddelerin hepsine bir “çarpan etkisi” yapacak olan şey de şudur; asker sivil denetiminin dışındadır. Öz denetim mekanizmalarınınsa nasıl çalıştığı herkesin malumu.</p>
<p>Şimdi, terörü şiddet kullanarak siyasal değişiklik elde etmek anlamında kullandığımızı hatırlatarak yeniden soralım; asker terörist olur mu?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/asker-terorist-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet, Devrimler ve Dersim Üzerine</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/cumhuriyet-devrimler-ve-dersim-uzerine/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/cumhuriyet-devrimler-ve-dersim-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Dec 2011 08:44:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim]]></category>
		<category><![CDATA[Devrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=690</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Yalnızca içerisinde bulunduğumuz anı referans alarak doğrulara ulaşmak mümkün değil. Bırakın doğrulara ulaşmayı, asgari toplumsal uzlaşmalara varabilmek için bile geçmişe bakmak ve hatası ve sevabı ile onu vicdanımızda yeniden yaşamak ve moda tabirle geçmişle yüzleşmek durumundayız. Bu bağlamda Dersim tartışmalarını -içeriğinden bağımsız olarak- faydalı bulduğumu söylemeliyim. Dersim olayları kısaca, ideal vatandaş inşası peşinde koşan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-694" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/12/Yazar_Fatih_Ceran.jpg" alt="" width="132" height="187" /></a>Yalnızca içerisinde bulunduğumuz anı referans alarak doğrulara ulaşmak mümkün değil. Bırakın doğrulara ulaşmayı, asgari toplumsal uzlaşmalara varabilmek için bile geçmişe bakmak ve hatası ve sevabı ile onu vicdanımızda yeniden yaşamak ve moda tabirle geçmişle yüzleşmek durumundayız. Bu bağlamda Dersim tartışmalarını -içeriğinden bağımsız olarak- faydalı bulduğumu söylemeliyim.</p>
<p>Dersim olayları kısaca, ideal vatandaş inşası peşinde koşan genç bir devletin, buyruklarına uymayan ve ontolojik kimliklerinde ısrar edenleri hizaya sokmak(!) ve bu örnek üzerinden herkese mesaj vermek için aldığı bir tedbirdir(!). Doğrusu bu genç devlet hem gözü kara hem de denetime -milletin denetimine- kapalıdır. Otoriter karakter kısmen zamanın ruhuyla izah edilse de bu konuda asıl belirleyici olan siyasi elitlerin tercihleri olmuştur.<span id="more-690"></span></p>
<p>Devrimler ve Kimliğe Yapılan Müdahaleler</p>
<p>Birkaç yıl zarfında yapılan Cumhuriyet devrimleri en hafif söyleyişle cür’etkardır. Siyasi elit, asıl işleri olan özgürlük ve güvenliği sağlama işine mesai harcamadıkları gibi, altyapı, üretim, istihdam gibi işlere de doğrusu pek kafa yormamışlar. Marksist terminolojiden ödünç alırsak, Cumhuriyet Devrimleri (ki bunlara reform demek daha gerçekçi gözüküyor) üst yapı devrimlerdir. Erkan-ı devletin acelesi vardır ve zaten üstyapıdaki değişiklikler zamanla altyapıya da sirayet edecek ve devrimler kitleler tarafından sahiplenilecek ve süreklilik kazanacaktır.</p>
<p>Ama işler planlandığı gibi gitmez.</p>
<p>Ulus inşası konusunda ciddi başarılara ulaşsak da teklif edilen Türk-Sünni-Seküler kimliği kabul etmeyen kitleler farklı oranlarda da olsa hep var olagelmiş. Teklif edilen kimlik dönüşümleri ve reformlar, yani kısaca Atatürkçülük,  Şerif Mardin’in de dediği gibi (bkz. Din ve İdeoloji)  ‘’bireye yeni bir anlam tabakası kazandırmamış’’ ve mevcut entelektüel boşluğu otorite ile doldurmak eğiliminde olmuşlar. Bu tarihi perspektif en nihayetinde otoriterdir ve vatandaşlarının (belki bunlara da teb’a demek daha doğru olacak) demokrasinin gerektirdiği rüşde ulaştığını bir türlü kabul etmek istemeyen bir devlet geleneği oluşturmuş. Devlet baba, millet ise asla büyümeyen bir çocuk…</p>
<p>Cumhuriyet’le teklif edilen yeni kimlik, mevcut olanın üzerine eklemlenen ve onunla uyum içerisinde var olabilen bir kimlik olmamış. Aksine mevcut kimliğin bazı unsurlarının reddini gerektiren tekilci ve tekilciliğin doğal bir sonucu olarak baskın ve dayatmacı bir kimlik olmuş.</p>
<p>Bu kimlik teklifine(!) toplumun renklerini oluşturan bazı unsurlar imkansız ya da gereksiz gördüklerinden olsa gerek direnmemişler. Ancak kolektif bilinç ouşturmaya yetecek rakamlara ulaşanlar yani Aleviler ve Kürtler ‘’oyunbozanlık etmişler’’. Bu arada toplumun renkleri derken bu renklerin çoğunun savaşlar ve toprak kayıpları gibi sebeplerle başka coğrafyalardan kopup geldiklerini ve dolayısıyla temel arayışlarının güvenlik olduğunu da unutmamak gerekiyor. Kürtler gibi Aleviler de (ki bu iki kimlik katmanının birlikte var olduğu da vakidir) göçmen zümresinden sayılmazlar. Alevilik çok temel bir kimlik tabakası oluşturur çünkü doğrudan bireyin var oluşunu anlamlandıran bir işleve sahiptir; bunu dini boyut olarak adlandırabiliriz. Kürt kimliği ise geçmişten gelen inkar politikalarının doğurduğu gayr-ı memnunlukla Marksist ideolojinin kucağında boy atmış ve Kürt kimliği Türkiye Marksistlerinin kayıp halkasını, ezilen ve istismar edilen sınıfı etnik temelde oluşturmuş. Günümüzde Kürt kimliğini inşa edenler (hem de çok görünür bir inşa) hem Kemalist hem de Marksist (bu ikisinin üst üste gelmesi durumuna Stalinizm desem kızar mısınız?) kaynaklardan besleniyor; iki anakronizmi üst üste yaşıyorlar.</p>
<p>Gerçekte ne olduğu ve can kaybının ne kadar olduğu, savaş durumunda bile dokunulmaması gereken kadın çocuk ve yaşlılara dokunmanın zihinlerde nasıl meşrulaştığı elbette önemlidir. Ancak ‘bu olayın tekrarlanmaması için nasıl bir zihniyet dönüşümü gerekmektedir?’ sorusu daha merkezi bir konumda olmak durumundadır, eğer geçmişten ders çıkarmak istiyorsak.</p>
<p>Kanaatimce insan hak ve hürriyetleri konusunda ülkemizde ne sosyal ne de politik düzeyde bir konsensus oluşmuş değildir. Bu çok hayati konuda bir konsensus olmayınca da demokrasi talepleri hep lokal kalmış ve herkes canı yandığında demokrasi talep eder olmuştur. Evet bu çok doğaldır ancak bu noktanın ötesine geçememenin sancılarını yaşadığımız da bir vakıadır. Ötekinin hak ve hürriyetlerini meşru görmek ve negatif özgürlükleri bu temelde kabul etmek henüz düşünce dünyamızın sınırlarının ötesinde. Bu noktada kavramsal düşünce geleneğimizin yani teorinin bizde olmayışının -hadi insaflı olalım- zayıf oluşunun da etkisi olsa gerek.</p>
<p>Biraz da pratiğe göz atalım.</p>
<p>Başbakanın özür dilemesini devletin kendisiyle yüzleşmesi olarak görmek için hayli iyimser olmak gerek. Çünkü Başbakan ne kendisinin, ne partisinin, ne de temsil ettiği siyasi çizginin herhangi bir dahlinin olmadığı bir konuda özür dilemektedir. Bu özür üzerinden muhalefete vuran Başbakan hem ötekinin işlediği günahtan dolayı özür dileyerek erdemli insan konumunu pekişirmekte hem de ana muhalefeti –özellikle liderinin kimliği üzerinden- kımıldamaz hale getirmektedir. Ancak bu özrün gündelik siyasetin ötesine geçen bir yönü de vardır ki o da; devletin tabularından biri yıkılmıştır. Bizzat Başbakan devlet adına özür dilemiş, devletin hata yapmış olabileceği ihtimali(!) terminolojiye girmiştir.</p>
<p>Dersim’deki facianın emrini veren siyasi çizgi hem de aynı isim ve kimlikle bugün de vardır, meclistedir ve herhangi bir zihniyet dönüşümünün işaretini de vermemektedir. Evet Başbakan özür dilemiştir ama CHP ve MHP bu konuda geleneksel ‘’hikmet-i hükümet vardır kardeşim, bir bildikleri vardır rical-i devletin’’ noktasında kararlılıkla durmaktadır. Dolayısıyla hak ve özgürlükler konusunda yukarıda bahsettiğimiz konsensus noktasından henüz çok uzaktayız. Mesele fazlasıyla siyasallaşmıştır ve bu sakıncalıdır; bakınız neden:</p>
<p>Muhalefet etme noktasında ciddi bir varlık gösteremeyen CHP ve MHP Dersim konusunda geleneksel devletçi tavırlarını devam ettirerek hem ideolojik tutarlılıklarını göstermekte hem de hükümeti onaylama hatasına(!) düşmeyerek özgürlükler konusunda pek de iyimser olmayan oldukça geniş bir kesimin oylarını kanalize etmeye çalışmaktadır. Bu türden bir popülizm demokrasilerin yumuşak karnıdır ve seçmen blok halinde demokrasi talebinde bulunmadıkça çok temel konular bile gündelik siyasetin dişleri arasında kaybolmaya mahkumdur.</p>
<p>Kaldı ki BDP’yi saymazsak Meclis’teki üç partiden biri ve ideolojik olarak en ‘’light’’ olanı bu konuda tavır ve zihniyetini değiştirmek cesaretini göstermiş diğer iki parti biri Cumhuriyetin seküler değerleri üzerinden diğeri tarihi referanslar üzerinden resmi ideolojiyle birleşerek bu ve benzer konuların devletçi anlayış üzerinden ve güvenlik endişeleriyle meşrulaştırılması noktasında herhangi bir kıpırdanma göstermemişlerdir.</p>
<p>Daha çok zaman ve gayret gerekmektedir. Ancak bu konuların tartışılmaya başlanması bile bizatihi bir gelişmedir; hayırlı uğurlu olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/cumhuriyet-devrimler-ve-dersim-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet İntikam Almaz Cezalandırır</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/devlet-intikam-almaz-cezalandirir/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/devlet-intikam-almaz-cezalandirir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Oct 2011 14:39:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>
		<category><![CDATA[Terörle Mücadele]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=675</guid>
		<description><![CDATA[PKK ile mücadelenin sizce de tuhaf bir yönü yok mu? İnisiyatif sanki sürekli olarak PKK’da, onlar saldırıyor devlet yani güvenlik güçleri karşılık veriyor ve operasyon başlatıyor. Bu durum PKK’ya süreçleri bozma ve kendisiyle yapılan mücadeleyi takvime başlama avantajı kazandırıyor. 19 Ekim 2011 itibariyle 24 şehidimiz var ve bu sayı artabilir. Yüce Yaradan’dan kendilerine rahmet diliyoruz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a></p>
<p>PKK ile mücadelenin sizce de tuhaf bir yönü yok mu? İnisiyatif sanki sürekli olarak PKK’da, onlar saldırıyor devlet yani güvenlik güçleri karşılık veriyor ve operasyon başlatıyor. Bu durum PKK’ya süreçleri bozma ve kendisiyle yapılan mücadeleyi takvime başlama avantajı kazandırıyor.</p>
<p>19 Ekim 2011 itibariyle 24 şehidimiz var ve bu sayı artabilir. Yüce Yaradan’dan kendilerine rahmet diliyoruz. Şehit vermekten korkmayan bir milletin çocukları olduğumuz malum, öyle olmasaydı Anadolu’yu merkeze alıp eski dünyanın neredeyse tamamını birkaç yüz yıl yönettirmezlerdi bize.</p>
<p>Ancak.</p>
<p>Terörle mücadele karnemizi başarılı bulmak doğrusu pek de kolay değil.</p>
<p><span id="more-675"></span></p>
<p>Cumhuriyet tarihinin ulusalcı politikaları onyıllar boyunca varlıklarını inkar etti Kürtler’in. Onlar da artık unutacak ve kimliklerinin bu kısmından vazgeçeceklerdi. Zaten onlara Türklük vaadediliyordu bu unutmanın karşılığında. Oysa bu çerçevede inşa edilen politikalar Kürtlerin kimliklerini tek parametreye, etnik kimliğe indirgemelerine ve onu bazan kılıç bazan da kalkan gibi kullanmalarına sebep oldu. Siyasallaşan her şey gibi Kürt etnik kimliği de araçsallaştı ve bugün kime hizmet ettiği belli olmayan yollarla kendini ifade ediyor.</p>
<p>2000’li yılların başlarında Türkiye özgürlükçü politikalar uygulayan bir iktidara sahne oldu. Ancak liberalliğin sınırları vardı ve terörle mücadelede tek söz hükümette değildi. Ancak asker de gelinen noktada kendi başarısını sorgulamaya başladı ve bizzat üst düzey komutanlar, teröristle mücadele etmenin yani askeri mücadelenin yeterli olmadığı itirafında bulundular. Özgürlükçü politikalarla askerin bu duruşu yanyana gelince Kürt Açılımı (bu isimlendirmeyi doğrusu pek yanlış buluyorum)  konuşulur hale geldi. Ancak bu önemli çaba, yine PKK’nın suikastına kurban gitti. Adamlar açılım felan istemiyorlardı çünkü. Hükümeti şahinleştirme amacı taşıyan bir çok terör eyleminde bulundular ve hükümet bu eylemlere –mecburen de olsa- popülist cevaplar vermekle yetindi.</p>
<p>Bu noktada söylemek gerekir ki; PKK stratejik, hükmetse taktik tutumlar geliştirdi. Dolayısıyla inisiyatif de stratejiyi üreten tarafta kaldı.</p>
<p>Hükümetin ıskaladığı gerçek, fiziki şiddet tekelini elinde bulundurmadan PKK ile müzakere masasına oturamayacağı idi. Bunun yüzde yüz mümkün olmadığını biliyoruz, ancak en azından açılım politikalarını icra edecek kadar kontrol sahibi olmalıydı, açılımı sabote ettirmemeliydi.  Böyle bir kontrolün olmadığı yerde zor oyunu bozacaktı, yıllardır bozduğu gibi.</p>
<p>Geldiğimiz noktada, terörle mücadelede liberal tezlerin netice vermediği kanaatindeyim. Başta bu politikaların  Kürtleri yanlış algıladığını düşünüyorum. Uzun zaman hakları gaspedilen bir topluluğun haklarının iade edilmesini takdirle karşılamaları ve artık tastamam bir “ben idraki” haline getirdikleri etnik taleplerinden vazgeçmeleri beklendi. Ekonomik iyileştirmeler ve yatırımlarla beraber kültürel haklar iade edilecek ve  bölge ülkenin geri kalanına “entegre edilecekti.”</p>
<p>Bu beklenti hem çoğunluk olan Türkler (bu hala bir şemsiye kimliktir; lazı, çerkesi,arnavutu vs ile beraber) hem de kavganın diğer tarafında bulunan Kürtler için gerçekçi bir beklenti değildi; zira hem araya sağlıklı algılamayı bozan bir unsur olarak araya kan  girmişti hem de yukarıda bahsettiğimiz ben idraki bağımsız bir devlet hayalini de içeriyordu.</p>
<p>Neticede devlet Kürtlere verdiği(!) hakların karşılığını alamamış, PKK’nın popülaritesi bir türlü azalmamıştı. Kürt tarafında temel aktör olarak Stalinist yöntemlerle Kürtleri organize ve temsil ettiği iddiasında bulunan bir terör örgütü vardı. Kürtlere hakları iade edilirken bu örgütün elinden inisiyatif de alınmalıydı, göreceli de olsa. Olmadı. Yani Kürt açılımı ile yurt içi ve sınır ötesinde kapsamlı bir PKK operasyonu “eş zamanlı olarak” icra edilmeliydi. Böylece hükümet kendisini seçmene ifade etmekte de güçlük çekmeyecekti. Bu da yine maalesef olmadı. Hükümet açılıma paralel bir güzellik yaparak operasyonları artırma yoluna gitmedi. Ancak karşıda her türlü ahlaki referanstan arınmış bir aktörün olduğu unutulmuş gibiydi.</p>
<p>….</p>
<p>Geldiğimiz noktada Kürt açılımı çerçevesinde iade edilen hakların, geniş kitleler tarafından birer taviz gibi algılandığını görüyoruz. Sonuç alsaydı kimse açılıma itiraz edemezdi, ancak devlet “verdi fakat karşılığını alamadı”.</p>
<p>Başbakanın bir kaç ay önce yaptığı ve “artık anlayış beklemesinler”, “terörle mücadelede yeni bir döneme giriyoruz” dediği dönemden itibaren evet bendeniz de yeni bir döneme girildiği kanaatindeyim.</p>
<p>Bu dönemde bir taraftan Yeni Anayasa çalışmaları vesilesiyle demokratik ve kültürel haklar herkese eşit olarak verilirken diğer taraftan terörle mücadele daha proaktif yöntemlerle yapılacak. Kısaca inisiyatifin devlet tarafına kaymasını bekliyoruz. Yeni dönemde devlet hem daha güvercin hem de daha şahin olacak, inisiyatif de zaten bu demek.</p>
<p>Zamanlama</p>
<p>Bu arada saldırının zamanlaması ile ilgili olarak, hem kış gelmeden PKK’nın tabanına güç mesajı verdiğini hem de Yeni Anayasa çalışmalarını sabote edebilecek, en azından CHP ve MHP’yi blok halinde şahinleştirecek, dolayısıyla özgürlükçü bir anayasa yapımını zorlaştıracak bir atmosfer oluşturmaya çalıştığını söylemek mümkün. Muhalefetin oluşan öfkeyi mobilize etmek için alacağı agresif tutum hükümeti de populist ve taktik davranmaya zorlayacaktır ki, bunun tek galibi PKK olur.</p>
<p>….</p>
<p>NOT: Bu arada Sayın Cumhurbaşkanı’nın 24 şehidin verildiği saldırıyla alakalı “intikamı çok büyük olacak” şeklindeki açıklamasını başkomutanın sözleri olarak anlamlı buluyorum. Ancak intikam tabirini hem karşı tarafa haketmediği bir itibar atfettiği için biraz garip hem de refleks çağrışımı yaptığı için devlet aklına uzak  buluyorum.</p>
<p>En nihayetinde devlet intikam almaz, hesap sorar ve suçluları cezalandırır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/devlet-intikam-almaz-cezalandirir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kamu Diplomasisi Unutuluyor mu?</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/kamu-diplomasisi-unutuldu-mu/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/kamu-diplomasisi-unutuldu-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2011 08:07:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=646</guid>
		<description><![CDATA[Belli bir demokratik olgunluğa sahip ülkelerle yapılan diplomatik ilişkilerde, kamu diplomasisi hem prensipte hem de sonuç alma bakımından önemlidir. Halkın söz konusu ilişkiyi nasıl algıladığı kayda değer ölçüde belirleyici olacaktır, neticede hükümetlerin bu algıya tamamen kayıtsız kalmaları beklenemez. Zira böyle bir kayıtsızlık en çok muhalefet partilerini sevindirecektir. Buna, dünyanın gittikçe daha küçük ya da ulaşılabilir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a></p>
<p>Belli bir demokratik olgunluğa sahip ülkelerle yapılan diplomatik ilişkilerde, kamu diplomasisi hem prensipte hem de sonuç alma bakımından önemlidir. Halkın söz konusu ilişkiyi nasıl algıladığı kayda değer ölçüde belirleyici olacaktır, neticede hükümetlerin bu algıya tamamen kayıtsız kalmaları beklenemez. Zira böyle bir kayıtsızlık en çok muhalefet partilerini sevindirecektir. Buna, dünyanın gittikçe daha küçük ya da ulaşılabilir bir yer haline gelmesini ve ülkeler bağlamında iç meselelerle dış meseleler arasındaki ayrımın gittikçe daha belirsiz hale geliyor olmasını da ekleyip düşünelim…</p>
<p>Modernite öncesi çağlarda kitlesel iletişim ve dolayısıyla kitleleri mobilize edecek ideolojiler de yoktu. Ulaşım ve iletişim alanlarında yaşanan gelişmelerin ardındansa dünyamız, insanı çok dolaylı ve uzak konularda da düşünmeye ve tavır almaya iten bir yer haline geldi.</p>
<p><span id="more-646"></span> Dedelerimizin hiç yapmadığı kadar seyahat ediyor ve çılgınca haber ve bilgi ediniyoruz. Bu durum zaman zaman bizi nesneleşmeye götürse de bir şekilde dünyanın hemen her tarafıyla ilgileniyor; Somali’deki açlığa üzülüyor, başka bir yerde kurtarılan bir balina için de seviniyoruz.  Yani hemen her şeyle ilgileniyoruz ve bu bağlamda politik meşruiyet de herkesi ilgilendiren temel bir konu haline geliyor. Çünkü politika tabiatı itibariyle insanların hayatını doğrudan ya da dolaylı ama bir şekilde etkileyen ona müdahalelerde bulunan bir alan.</p>
<p>…</p>
<p>Uzunca bir süredir, hem ABD hem de İsrail için dış politika inşa edenler, belli ki inşa ettikleri politikaların başka ülkeler ve halklar nezdindeki yansımasını pek de ciddiye almıyorlar. Bunun için de mantıklı(!) bir sebepleri var; çünkü yeterince güçlüler. Dolayısıyla kamu diplomasisini icra ettikleri güç oyunu için bir gereklilik olarak görmüyorlar ya da görenlerin sesi diğerleri kadar çıkmıyor.</p>
<p>Hatta İsrail, ABD dış politikasındaki sürekli etkisinin de verdiği bir güven hissiyle ABD halkının “İsrail’e kayıtsız şartsız destek” meselesine ve İsrail’in yürüttüğü dış politikaya karşı değişen tavrını görmekte zorlanıyor.</p>
<p>İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası isimli eserin yazarlarından Stephen Walt’ın verdiği rakamlar oldukça  bilgilendirici.</p>
<p>2004 yılında (ABD’nin Irak’ı işgalinin ikinci yılında) ABD’de faaliyet gösteren meşhur “watchdog” kuruluşu ADL için yapılan bir ankete göre, Amerikan halkının %78’i Filistin ve İsrail arasındaki bir anlaşmazlıkta tarafsız kalmayı tercih edeceğini söylemiş.</p>
<p>Yine Americans for Peace Now adlı kuruluş için yapılan bir ankette ABD asıllı Yahudilerin %87’sinin Filistin’de iki devletli bir çözümü destekleyeceği ortaya çıkıyor.</p>
<p>Maryland Üniversitesi için yapılan bir ankette ise, ankete katılanların %70’inin çözüm politikaları izlememesi halinde İsrail’e yapılan mali yardımların kesilmesi gerektiği fikrini destekledikleri ortaya çıkmış.</p>
<p>Daha şaşırtıcı olanı ise, ABD’de yaşayan Yahudilerin Irak savaşına verdikleri destek ABD’nin genel ortalamasının %10 altında çıkmış.</p>
<p>Söz konusu rakamlar, dış politika inşasında oldukça etkili olan lobilerin halkı ikna etme konusunda politikacıları ikna etmedeki başarıyı gösteremediklerini anlatıyor. Ya da yukarıda arz ettiğimiz gibi bunu önemli görmüyor olsalar gerek.</p>
<p>Hatta bugünlerde ABD’de, hem de ciddi akademik çevrelerde İsrail’e verilen şartsız desteğin ABD’nin Ortadoğu politikaları eksenindeki seçeneklerini daralttığını ve bu ülkeye ve onun vatandaşlarına karşı girişilen terör eylemlerini destekleyen bir mekanizmaya dönüştüğünü söyleyen insanlar var. Yani İsrail’e verilen şartsız desteğin ABD’ye hem dışarıda hem de kendi evinde maliyetleri var.</p>
<p>Tüm bunların ardından elbette şunu kastetmiyoruz; hukuksuz politikalar icraya devam edilsin ve insanları ikna etmek için büyük kampanyalar yürütülsün. Bu yaklaşım hem vicdansızca, hem de uzun vadede çözümden uzak olacaktır. Zira demokrasilerde uzun vadede insani talepler mutlaka politik karşılık bulur, öyleyse insanları ikna eden ve vicdanları rahatsız etmeyen politikalar inşa etmek hem devlet aklının gereğidir hem de huzurlu bir varoluşun yegane garantisi olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/kamu-diplomasisi-unutuldu-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BDP&#8217;NİN AÇMAZLARI</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/bdpnin-acmazlari/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/bdpnin-acmazlari/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Jun 2011 10:32:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=534</guid>
		<description><![CDATA[&#160; BDP’NİN AÇMAZLARI Türkiye’de isimleri sık sık değişse de, belli bir seçmen tabanına oturan ve söylem açısından da sürekliliği olan bir Kürt siyasi hareketi var. PKK terör örgütü ile ilişkisi çok net olmayan ve yeri geldiğinde bu ilişkiyi bir tehdit olarak kullanmayı bir “stratejik avantaj” haline getiren, şiddetle arasına mesafe koy(a)mamış ve Marksizmin evrenselciliğiyle Kürt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a>BDP’NİN AÇMAZLARI</p>
<p>Türkiye’de isimleri sık sık değişse de, belli bir seçmen tabanına oturan ve söylem açısından da sürekliliği olan bir Kürt siyasi hareketi var. PKK terör örgütü ile ilişkisi çok net olmayan ve yeri geldiğinde bu ilişkiyi bir tehdit olarak kullanmayı bir “stratejik avantaj” haline getiren, şiddetle arasına mesafe koy(a)mamış ve Marksizmin evrenselciliğiyle Kürt milliyetçiliğini garip bir sentezle birleştiren bir siyaset.</p>
<p>Bu siyasi hareketin son şekli olan BDP’nin reel açmazları var.<span id="more-534"></span></p>
<p>Öncelikle BDP, toplumun belli bir kesiminin sorunlarını dile getiriyor ve bunu yaparken de geride kalan çoğunluğun hissiyatını incitmekten çekinmiyor. Ayrıca takip ettiği metodlar itibariyle topluma getirdiği ekonomik bir maliyet de var ve bu da kitleler tarafından yine not ediliyor. Dolayısıyla BDP mevcut haliyle bir kitle partisi olma potansiyeli taşımıyor. Bu durumda hayatlarına dair herhangi bir iyileştirme yapmadığı ve sorunlarını dile getirmediği geniş kitlelerden beklediği “demokratik” destek pek gerçekçi gözükmüyor.</p>
<p>Yine siyasetin en etkili aracı olan dil ve diskur bağlamında da sorunlar var. Bölgesel siyaset yapılıyor ve “bölgeye” hakim olma iddiası üzerinden pazarlıkçı bir dil kullanılıyor. Bu pazarlıkçı dil, zaten sorunlu olan söylemi bir kere daha yıpratıyor ve BDP’nin ilkesel düzlemdeki beyanları samimi bulunmuyor. Nihayetinde kullanılan dil ikna edici değil. İkna edici olması için teoride tutarlılık pratikte ise sorun çözücü olmak gerekiyor. İkisinde de çok belirgin eksiklikler var. Aşağıdaki paragraf BDP parti tüzüğünden alınan “partinin tanımı” başlıklı kısım.</p>
<p>“BDP; demokratik uygarlık çağı değerlerini esas alan; özgürlükçü, eşitlikçi, adaletçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı; farklılıkları toplumun zenginliği olarak gören, her türlü ayırımcılığı reddeden, insan ve toplum odaklı, diyalog ve uzlaşıya dayalı demokratik yerel-yatay işleyişi benimseyen; demokratik iç işleyişi kararlılıkla savunan, barışçıl demokratik siyaseti esas alan, evrensel değerlere sahip çıkan, yeniliği savunan; insanlığın özgürleşmesini, cinsler arası eşitlikte gören;  bu temelde özgür, demokratik-ekolojik toplumu hedefleyen demokratik, özgürlükçü eşitlikçi sol bir kitle partisidir.”</p>
<p>BDP’nin buradaki ifadelerin hemen hepsiyle çelişen tavır ve “taktikleri” var ve bunlar da yine not ediliyor.</p>
<p>Diğer bir mesele ise siyasi meşruiyet meselesi. Siyasi bir hareketin hem hukuk zemininde hem de kamu vicdanında meşru kabul edilmesi için, şiddetle arasına mesafe koyması gerekiyor. İsrail aşırı sağının Soykırım hadisesini kullandığı gibi BDP’de, Kürt halkına yapılan haksızlıkları PKK terörünün “haklı sebebi” olarak görüyor ki bu siyasi bir partinin kendi ayağına kurşun sıkmasıdır.</p>
<p>Yine yaşanan haksızlıklar bağlamında, devletin yaptığı yanlışı vatandaşa ödetmek gibi bir yola gidiliyor ki, bu da yine kamu vicdanını yaralayan ve BDP’nin –ideolojik yakınlığa sahip olduğu Marksist gruplar dahil- kitlesel destek bulmasının önüne geçen engellerden biri. Terör hem ekonomik kaynakların geri dönüşsüz bir şekilde harcanmasına sebep oluyor hem de askerin siyasetin merkezindeki konumunu güçlendiriyor. Özgürlük-güvenlik dengesi, güvenlik lehine bozuluyor ve demokrasi ve sivil irade göstermesi gereken performansı bir türlü gösteremiyor. Dolayısıyla Kürt olmayan kitlenin büyük çoğunluğu, Kürtlerin ise kayda değer bir kısmı tarafından BDP bir “istikrarsızlık unsuru” ve dolaylı olarak demokrasinin önünde bir engel olarak algılanıyor.</p>
<p>Bir başka açmaz ise, genelde Kürt siyaseti özelde ise BDP’de kararları kimin aldığının çok tartışmalı oluşudur. Zira karar alma mekanizması siyasette çok merkezi bir yer tutar ve zaten siyaset de temsil edilen halk kitlesi adına kararlar alma sürecidir. Bu açıdan baktığımızda ortada teşkilat yapısına sahip ve ciddi taleplerde bulunan bir siyasi yapı evet vardır ancak kritik kararların Kandil ya da İmralı’dan bağımsız alınması mümkün değildir. Peki, o zaman BDP, PKK’nın halkla ilişkiler bölümü olmadığını nasıl ispatlayacaktır? Bunun ispatı zordur, çünkü fiili durum tam da aksi gözükmektedir.</p>
<p>BDP’nin ajandasında ne olduğu, nihai tahlilde neyi amaçladığı ise  “ehline bile meçhul” bir durum olsa gerek. Ölümü gösterip hastalığa razı etmeyi mi hedeflemektedir? Yani gerçekten nihai hedef “özerklik” midir, yoksa ayrı bir devlet oluşumunu mu hedeflemektedir? Ya da tüm bunları bir pazarlık unsuru olarak masada tutup merkez siyasete baskı yapmaya mı çalışmaktadır?</p>
<p>Kendisini çağdaş bir siyasi hareket olarak tanımlayan BDP, hareket tarzı olarak biraz İttihatçılara biraz da İnönü dönemi CHP’sine benzemektedir. Farklı sesler ihanet, işbirlikçilik, ajanlık gibi ithamlarla susturulmakta, “şiddet tekeline sahip hakim sınıfın” ajandası tüm Kürtlere dayatılmaktadır. Bu haliyle fazlasıyla homojen ve militer bir siyaset dili mevcuttur ve BDP tam da itiraz ve isyan ettiği ulusalcı söylemi kendisi kulllanmaktadır.</p>
<p>Uzun vadede başka sıkıntılar da doğuracak olan bir başka açmaz ise, aydın sınıfı ile alakalıdır. Kürt aydını farklı şeyler söylemeye cesaret edememektedir ve bu gayet anlaşılır bir durumdur. Yukarıda da zikredildiği gibi Marksist söylemle Kürt milliyetçiliği birleştirilmiş, ortaya çıkan tuhaf karışım millet inşasında merkezi bir yere konmuştur. İronik bir biçimde, Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan  jakoben inşa hareketi şimdi Kürt siyaseti tarafından neredeyse taklit edilmektedir. O zaman belli ölçüde anlaşılır bir şey olan bu durum içinde bulunduğumuz zamanda anakronik bir vaziyet arz etmektedir. Kürt siyaseti zamanın ruhunu tam bir asır geriden takip etmektedir.</p>
<p>…..</p>
<p>Araya eleştirel bir mesafe koyup baktığımızda, BDP’nin bugün temsil ettiği siyasetin sağduyu ve empati eksikliği ile malul olduğunu söylemek sanırım fazla olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/bdpnin-acmazlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ergenekon ve Bahçeli</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/ergenekon-ve-bahceli/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/ergenekon-ve-bahceli/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Apr 2011 19:33:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=526</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Son sözleri üzerinden MHP liderini anlamaya çalışıyorum. Sayın Bahçeli, üzerine atılı ithamların ortadan kalkması amacı ile Sayın Gülen’den cemaat faaliyetlerini askıya almasını istedi. Akl-ı selime  tuhaf gelecek bu talep önemli bir siyasi parti ve hareketin liderinden geldiği için ayrıca önemli ve tahlile değer.  Yine bu talebin, kültürel kodlar açısından Gülen Hareketi’ne çok da uzak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a>Son sözleri üzerinden MHP liderini anlamaya çalışıyorum. Sayın Bahçeli, üzerine atılı ithamların ortadan kalkması amacı ile Sayın Gülen’den cemaat faaliyetlerini askıya almasını istedi. Akl-ı selime  tuhaf gelecek bu talep önemli bir siyasi parti ve hareketin liderinden geldiği için ayrıca önemli ve tahlile değer.  Yine bu talebin, kültürel kodlar açısından Gülen Hareketi’ne çok da uzak olmayan bir taraftan gelmesi de ayrıca şayan-ı dikkat.</p>
<p>Hayli zamandır merkez medya ve zihni bu paralelde şekillendirilen büyükçe bir toplum kesimi (ve Sayın Bahçeli) bir takım varsayımlar ve önkabuller ekseninde düşünüyor. Bakalım.</p>
<p>İlk varsayım Ergenekon operasyonunu cemaatin yönettiği şeklinde. Böyle bir şey teoride mümkün görünse de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve O’nun suç ve suçluyla mücadele kapasitesine hakaret anlamına gelir; zira burası yirmi yıl önce kurulan bir muz cumhuriyeti değildir. Savcılar hukuk kuralları dâhilinde-tabiatıyla kişisel inisiyatiflerini de kullanarak- mesleklerini icra ediyorlar. Tutuklamaları da zaten savcılar değil hakimler yapıyor.<span id="more-526"></span> Ergenekon operasyonu, cumhuriyet tarihinin en büyük davası ve geniş kesimlerin pozisyonlarını bozuyor. İşte medyanın bir kesimindeki koro, pozisyonlarını kaybedenlerin şefliğinde icra-yı faaliyet ediyor. Bunu söylerken Ergenekon davasına karşı çıkan herkesin Ergenekoncu ya da darbeci olduğunu iddia edecek kadar akl-ı selimden cüda düşmediğimizin kaydını düşelim. Ancak kasten ve sistematik bir mücadele yürüten ve yöntem eleştirileri üzerinden davayı sulandırıp kredi kaybına uğratmaya çalışan ciddi bir kesim de var ve bu kesim ilk günden bu yana bir fikr-i sabitle hareket ediyor. Bunu yaparken de en çok kullandıkları argüman, Ergenekon davasını bir cemaatin kendi iç gündemi çerçevesinde yönettiğidir.</p>
<p>Burada ciddi sıkıntılar var. Eğer darbe teşebbüsü ya da anti demokratik uygulamalar sadece cemaatin sorunu ise demokrasi kültürünün henüz geniş kitlelere ulaşmadığını kabul etmek gerekir ki bu söylem, toplumun bin bir badirenin ardından geldiği noktaya saygısızlık olacaktır.  Yok eğer mesele herkesin meselesi fakat olayın üstüne gitmek için gereken organize güce sahip değillerse, devletin zirvelerinde (ve elbette medyada) yerleşik bulunan ve bu ülke için “zararlı” oldukları –belgelerle- aşikar olan Ergenekon ve benzeri çetelerle organize bir mücadele yürüten –kendi varsayımlarıyla- bir cemaat ya da ekibi neden desteklemiyorlar? Yine bu varsayım doğru bile olsa, operasyonu kimin yaptığı neden bu kadar önemli?</p>
<p>Başka bir varsayım da, cemaat faaliyetlerini Sayın Gülen’in doğrudan yönettiği  şeklinde.  Doğru olması halinde bu iddia, Türkiye’nin en büyük sivil toplum hareketinin demokrasiden uzak, keskin bir hiyerarşi ile “yönetiliyor” olması anlamına gelecektir. Bunu anlamak için Hareketin yapılanma ve hareket tarzına bakmak gerekir, ilerleyen kısımlarda bakacağız.</p>
<p>İşte Sayın Bahçeli’nin teklifi bu iki varsayımın birleştiği noktada vücut buluyor.</p>
<p>Cemaati Yönetme Konusundaki Uyarı</p>
<p>Devlet Bahçeli’nin cemaati yönetme konusunda Sayın Gülen’e –coğrafi uzaklık nedeniyle- zafiyet isnadında bulunması aslında Bahçeli’nin cemaat yapısını tahlilde oldukça yüzeysel ve eksik bilgilere sahip olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Çünkü…</p>
<p>Cemaat merkezi bir yapı ya da kişi(ler) tarafından idare edilmiyor ve “yerelliği yüksek ve gevşek yapılı (loose network) bir gönüllüler hareketi”  olarak tanımlanabilecek özelliklere sahip. Cemaatin asıl dinamosu ve örgütlenme başarısı, benzer perspektifler oluşturma konusunda gösterilen yüksek performanstır. Burada Sayın Gülen’in karizmatik kişiliği ve hareketin gelenekle modernitenin birleştiği yerde duruyor olması önemli iki etken. Harekette geleneğin süreklilik unsurlarını görmeyen bir analiz ya her şeyi Sayın Gülen’in karizmasına verecek ya da medyada her gün gördüğümüz şekliyle Hareketin politik hedefler peşinde koştuğunu, aslında başkaları tarafından yönlendirildiğini (BOP vs.) “zannedecektir”. Bir de milli kültürde Hareketin gösterdiği başarı potansiyelini görmeyenler var ki bunlar, her başarının ardında dış destek arıyorlar.</p>
<p>…</p>
<p>Bahçeli’nin görmediği, Sayın Gülen’in insanları yönetmediği, onlara “hem eski hem de yeni özellikler taşıyan” bir yaşam tarzı teklif ettiğidir. Hareketin dinamosu sayılan ortak değerler ise ne gökten zembille inmiş ne de İran veya başka bir yerden ithal edilmişlerdir, bu yönüyle Gülen Hareketi tamamen yerlidir. Değerler anlamında tarihi tecrübeyi önemseyen bir hareket, tuhaftır ki milli tarih ve kültür ekseninde siyaset yapan (söylem düzeyinde de olsa) bir partinin lideri tarafından anlaşılmamaktadır.</p>
<p>Ergenekon operasyonunu cemaatin (GH) yürüttüğü konusunda Sayın Bahçeli’yi kim nasıl ikna etmiştir anlamak zor. Hâkimiyle savcısıyla son derece titizlikle yönetilen bir operasyon var karşımızda. Bu ülkede darbe teşebbüslerine karşı çıkacak tek kesim Gülen Hareketi  taraftarları mıdır? Demokrasi taraftaları memlekette bu kadar zayıf ve etkisiz midir? Öyleyse bu millet yaşadığı acı tecrübelerden hiçbir şey anlamıyor demektir ki, bendeniz aziz milletimi böyle bir ahmaklıktan tenzih ederim, hele de bilgiye ulaşmanın gayet kolay olduğu bu iletişim çağında. Soruyu tersinden sorarsak, bu ülkede demokrasi mücadelesi verecek, bu uğurda risk alıp öne çıkacak cemaatten başka kimse yok mudur?</p>
<p>Elbette vardır…Ve çoktur. Kimse bize hakaret etmesin.</p>
<p>Bahçeli’nin Yabancılaşması</p>
<p>Gözlemlerimizin bize söylediği, Sayın Bahçeli’nin uzunca bir zamandır partisinin temsil ettiği değerlere yabancılaştığı ve partisini de bu yönde dönüştürmeye çalıştığıdır. Milli kültür bağlamında merkezi bir yer tutan Gülen Hareketi’ne gösterdiği mesafenin artması da bu bağlamda ele alınabilir. Uzaklaşılan şey yalnızca Gülen Hareketi değil, aynı zamanda milletin yüce tuttuğu değerlerdir. Ve elbette siyasi başarıdan da uzaklaşmaktadır MHP ve lideri. Sekülerlikte CHP’i aratmayan, devleti ve statükoyu savunmada O’ndan da ileri olan bir MHP’nin varlık sebebini izah etmesi zordur.</p>
<p>Faaliyetlere Nasıl Ara Verilecek</p>
<p>İncelikli bir şekilde hazırlandığı hissi uyaran basın bildirgesi Bahçeli’nin Hareket hakkında yapılan ithamlara –kısmen de olsa- katıldığı izlenimini vermektedir. Bu elbette ki mümkündür, mümkün olmayan, hareketin faaliyetlerine ara vermesidir. Nedir istenen? Okullar mı kapansın? Öğrenciler mi dağıtılsın? Yardım kuruluşları dağıttıkları yardımları geri mi toplasınlar? Türkçe Yarışması askıya mı alınsın? Radyo, televizyon ve gazeteler mi kapatılsın? Öyle ya bunların tümü cemaat (Hareket) faaliyetleri iddiaya göre. Ya da, suç işledikleri konusunda “gayet makul” şüpheler bulunan gazeteciler tutuklandı diye insanlar Sayın Gülen’in fikirlerine değer vermekten vaz mı geçsinler?</p>
<p>Referandum’un Rövanşı mı?</p>
<p>Sayın Bahçeli’nin referandum döneminden kalma bir kızgınlığının olması mümkündür. Hareket ve Sayın Gülen ilk defa dolaylı da olsa siyasi sayılabilecek bir meselede açıktan tavır almışlar ve Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP ile ayrı düşmüşlerdi. MHP ise Hareket mensuplarını ikna etmeye çalışmak yerine genelde yaptığı yolu takip etmiş ve onları partisine büsbütün yabancılaştırmayı tercih etmişti.</p>
<p>Son dönemde, medyada Gülen Hareketi aleyhine oluşan momentumu da kullanarak referandumun rövanşını almak, Bahçeli’nin tavrını yorumlamak adına anlamlı ve mümkün görünüyor. Ancak bu “tuhaf” strateji Gülen Hareketi’nde bulunan potansiyel sempatizanları uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. MHP içerisinde Gülen Hareketi’ne sempati duyanlar da yine Bahçeli’nin kayıp hanesine yazılacak.</p>
<p>Devlet Bahçeli emin adımlarla, Türkiye’yi iki partili bir parlamentoya götürüyor. Bu seçimde belki, değilse bir sonrakinde mutlaka!</p>
<p>4 Nisan 2011 Altunizade</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/ergenekon-ve-bahceli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dış Politikamız Test Edilirken</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/dis-politikamiz-test-edilirken/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/dis-politikamiz-test-edilirken/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Mar 2011 09:18:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Libya]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=521</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Kuzey Afrika’da son yaşananlar iki konuyu akla getiriyor. Birincisi, insan haklarını korumak için güç kullanmak kaçınılmaz olabilir. İkincisi de, biz gerek Türkiye gerekse İslam dünyası olarak henüz adaleti tesis edecek kurum ve araçlara sahip değiliz. Bu bağlamda… Mevcut şartlar dahilinde, dış politika mimarlarının Libya konusunda ortaya koydukları duruş fevkalade isabetlidir. Türkiye, bölgesinde istikrar oluşturmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a>Kuzey Afrika’da son yaşananlar iki konuyu akla getiriyor. Birincisi, insan haklarını korumak için güç kullanmak kaçınılmaz olabilir. İkincisi de, biz gerek Türkiye gerekse İslam dünyası olarak henüz adaleti tesis edecek kurum ve araçlara sahip değiliz.</p>
<p>Bu bağlamda…</p>
<p>Mevcut şartlar dahilinde, dış politika mimarlarının Libya konusunda ortaya koydukları duruş fevkalade isabetlidir.<span id="more-521"></span></p>
<p>Türkiye, bölgesinde istikrar oluşturmak adına teoride fevkalade kabul edilebilir pratikte ise, gayet verimli işleyen bir “söylem” ortaya koymuştur. Neticelerinin bir kısmı orta ve uzun vadede görülecek olan bu söylemin anlık refleksler ya da iç politika yönlendirmeleriyle tutarsız hale getirilerek işe yaramaz duruma sokulması ne Türkiye’nin ne de bölgenin menfaatinedir.</p>
<p>Türkiye kısa bir sürede fakat gayet kapsamlı bir vizyonla inşa ettiği inandırıcılık ve krediyi harcamak lüksüne sahip değildir. Çünkü işlerliğiyle kendini kanıtlayan bir politika inşa edilmiş de olsa, inandırıcılık bizim için henüz yenidir, rüştünü ispat etmemiştir. İnandırıcılık tutarlılığa bağlıdır ve tabiatı itibariyle eriyip kaybolması çok kolay ve çabuk olur. Afrika’nın bilinen petrol ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 45’ine sahip bir ülkeye yapılan bir operasyondan bahsediyorsak inandırıcılık ve meşruiyet çok önemlidir.</p>
<p>Bir diğer konu konsensus meselesidir. Türkiye uluslar arası meşruiyeti kesinlik kazanmamış olan her hangi  bir operasyona destek vermemelidir. Kaldı ki Irak tecrübesiyle uluslar arası meşruiyet sonuç elde etme konusundaki başarıya endekslenmiştir. Dolayısıyla uluslar arası kamuoyu Libya operasyonuna hem meşruiyet hem de neticenin elde edilmesi noktasında şüpheyle  yaklaşmaktadır. Türkiye evet bir NATO üyesidir ve Batılı müttefiklerini hayal kırıklığına uğratmamaya çalışmalıdır ancak yaşadığı coğrafyanın dayatmalarını da göz ardı edemez. Bölgemizde ise henüz Libya’ya silahlı müdahale konusunda bir konsensus oluşmamıştır. “Komşularla sıfır problem” , “maksimum ilişki”, “barış ve istikrar oluşturma”, “çok yönlü dış politika” söylemlerini hayata geçirmeye çalışan ve dış politika faaliyetlerini bu prensipler ekseninde yapan bir ülke Libya’ya yapacağı bir silahlı müdaheleyi ilişkide bulunduğu taraflara nasıl izah edecektir?</p>
<p>Türkiye, “düzen kurucu” ya da en azından kurulan düzende belirleyici olamayacağı bir operasyonun maddi ve psikolojik yükünü neden omuzlamalı? Soğuk savaş dönemi dış politikamız zaten bu eksendeydi ve bizi kendi coğrafyamıza yabancılaştırmaktan başka ne işe yaramıştır?</p>
<p>Yine hesap edilmesi gereken bir başka konu, Müslüman Libya vatandaş ya da askerlerine silah doğrultmanın Türk kamuoyunda oluşturacağı psikolojik etkidir. Ak Parti’nin, tabanının hem milliyetçi hem de muhafazakar kanadını incitecek böyle bir operasyona mecburiyet olmadan evet demesini beklemek gerçekçilikten uzak bir durumdur.</p>
<p>2003 yılında TBMM, meşruiyeti böyle şaibeli bir savaşı onaylamamış ve bugün ülkemiz ve Irak halkı bu “zor karardan” ciddi kazançlar elde etmiştir. Kısa vadede elde edilenlerin de ötesinde uzun vadede sürdürülebilir bir düzen hedefleyen Türkiye, yaşadığı coğrafyanın istikrarına ciddi katkılarda bulunmuştur.</p>
<p>…..</p>
<p>Diye düşünürken…</p>
<p>Fransız-Amerikan liderliğinde anlaşılır(!) sebeplerden dolayı yapılan müdahele gerçekleşti ve evet “zor oyunu bozdu”. Türkiye oluşan bu yeni konjonktürden elde edebileceği en iyi şeyi hedefledi ve operasyonun NATO komutasına verilmesini sağladı.</p>
<p>Bu bir başarıdır ve zannedildiğinin aksine Türk hükümetinin tutarsızlığını değil, dinamik dış politika anlayışını yansıtır. Şartları belirleme imkanına sahip değilseniz şartları göz ardı etme lüksünüz de yoktur.</p>
<p>Yakın coğrafyamız yeni şeylere gebe. Umalım nur topu gibi siyasi sistemler doğsun.</p>
<p>25 Mart 2011/ Kayseri</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/dis-politikamiz-test-edilirken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Baş Örtüsü Tartışmalarını İzlerken</title>
		<link>http://aynalar.org/fatih/bas-ortusu-tartismalarini-izlerken/</link>
		<comments>http://aynalar.org/fatih/bas-ortusu-tartismalarini-izlerken/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Oct 2010 19:45:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatih</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fatih Ceran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aynalar.org/?p=508</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Başörtüsü tartışmaları kolektif zihniyetleri ortaya çıkaran birer turnusol kağıdı gibi. Müdavimlerin konuyu ele alış biçimleri, ülkemizde henüz temel kavramlar etrafında bir konsensus olmadığını gösteriyor. Tartışmaların etrafında koparılan bunca kavga ve gürültünün ötesinde temel soru aslında şu; başörtüsünün kamusal alanda kullanılması, bireysel hak ve özgürlükler kapsamına girer mi? Bizler bireysel hak ve özgürlüklere mesafeli bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-594" title="Yazar_Fatih_Ceran" src="http://aynalar.org/wp-content/data/2011/06/Yazar_Fatih_Ceran1.jpg" alt="" width="126" height="165" /></a>Başörtüsü tartışmaları kolektif zihniyetleri ortaya çıkaran birer turnusol kağıdı gibi. Müdavimlerin konuyu ele alış biçimleri, ülkemizde henüz temel kavramlar etrafında bir konsensus olmadığını gösteriyor.</p>
<p>Tartışmaların etrafında koparılan bunca kavga ve gürültünün ötesinde temel soru aslında şu; başörtüsünün kamusal alanda kullanılması, bireysel hak ve özgürlükler kapsamına girer mi? Bizler bireysel hak ve özgürlüklere mesafeli bir kolektif bilinçten beslenen bir toplumun çocukları olarak, yukarıdaki soruya açıkça evet desek bile, tartışmanın biteceğini sanmıyorum. Özellikle yasağı savunan kesimler, imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir “kitle” felsefesinin doğal bir sonucu olarak, başörtüsü bireysel bir hak ve özgürlük meselesi olsa dahi, bunda neden bu kadar ısrar edildiğini anla(ya)mıyorlar. Dolayısıyla bu ısrarın arkasında başka şeyler arıyor ve paranoyaya varan yaklaşımları, -hem de bilimsellik adına- sergileyebiliyorlar.<span id="more-508"></span></p>
<p>Cumhuriyet’i kuranların hayal ettikleri seküler ve homojen toplum projesi hayli su götürür bir durumda. Dönüştürmeye çalıştıkları toplum hala ve ısrarla -gelenek ve din üzerinden- direniyor. Başörtüsünü de bu direnişin sembolü olarak algılıyorlar. Burada geniş bir yelpaze var: Başörtüsünü bir siyasal simge olarak lanse edip meşruiyet zeminini bozmaya çalışanlardan tutun, bunun yaygınlaşmasını kendi yaşam tarzları için bir tehlike olarak algılayana kadar.  Bir de, sanırım zamanın kendilerini ekarte ettiğini ve dünyadan kopuk (aslında kasıtlı bir izolasyon) yaşadıklarını da gizliden fark etmeye başladılar. Yani elit pozisyonları tehlikede ve bunun farkındalar. Hırçınlaşımaları bundan.</p>
<p>Baş Örtüsü Tanımlamaları</p>
<p>Bütün diğer tanımlamalar gibi, baş örtüsü tanımlamaları da bir şeyleri dışarıda bırakıyor. Mesela, seküler ve baş örtüsü kullanmayan insanlar, muhafazakar camianın kullandığı baş örtüsünün gelenekte yeri olmadığını söylüyor. Muhafazakarlar da, yarım örtülen baş örtüsünün zaten amacına hizmet etmediğini ve İslam tarihi içerisinde referanslarının olmadığını iddia ediyor. Buraya kadar gayet doğal, farklı yaklaşımlar olabilir. Doğallığın sınırını zorlayansa şu; neden genel geçer bir başörtüsü tanımına ihtiyacımız var? Ya da doğru tanımlamayı kim neye göre yapacak? Mesele bu eksende düşünüldüğü zaman içinden çıkılmaz hale geliveriyor.  Bu sokak çıkmaz ve havası da zehirli.</p>
<p>Demokratik bir ülkede olması gereken, bunu isteyenin anladığı gibi kullanabilmesidir. İnsanlar ya doğrudan dinin kaynaklarından, ya da güvendikleri şahısların yönlendirmeleri üzerinden doğru buldukları neyse öylece kullanabilmelidir. Bu noktaya devlet tarafından yapılacak bir müdahale, hangi şekilde olursa olsun laikliğe aykırı olacaktır. Aydınların bu konudaki baskıcı tavırları ise doğrusu kabul edilebilir değildir. Aydınımız 19. Yüzyıldan kalma bir pozitivizmin rüyasını görüyor ve başörtüsünü de bu çerçevede algılıyor. Onlara göre arkaik bir tarz-ı hayat ülkemizi istila etmiştir ve bu durum, aydınımızın tercih ettiği modernleşme anlayışına bir meydan okuma olarak anlaşılmaktadır. Bu açıdan durumumuz eleştirmeyi ilericilik saydığımız İran’dan pek de farklı değildir; onlar zorla başörtüsü taktırıyor biz de kamusal alanda bunu zorla engelliyoruz. Mantalite aynı.</p>
<p>Asıl sorun, devletin vatandaşın hayatına bu denli müdahale etme hakkını kendinde görebilmesidir.</p>
<p>Hassasiyetler Iskalanıyor</p>
<p>Bir de, tüm bu tartışmalar devam ederken, inançlarla, kutsallarla ilgili konuşurken, dışarıdan (evet dışarıdan) ahkam kesiyor ve insanları inceden rencide edebiliyoruz. Kur’an’ı hiçbir şekilde referans kabul etmeyen insanlar, baş örtüsünün farz olmadığına dair ayetlerden örnekler veriyor ve müslümanları uya(ndı)rma vazifesini(!) yapmağa kalkıyorlar. Pozitivist bir zihniyetin kalıntısı olarak da, söz konusu ayetin tek doğru yorumunun kendi söyledikleri olduğunu söylüyor ve insanları üstü kapalı bir şekilde safdillik ve cehaletle suçluyorlar. Felanca ayeti bin senedir yanlış anlıyorsunuz ey halkım, varsa ilahiyatçınız çıksın tartışalım yollu meydan okuyorlar. Allahtan, itham edilen kitle bunları hoş görebiliyor ve artık alışmış olduğu bu aydın küstahlığını belki de artık ciddiye de almıyor.</p>
<p>Bir de, tarafsız görünme telaşında olanlar var ki bunlar, muhayyel konumlarını bir siper haline getirip her yöne amansızca ateş ediyorlar. Aslında en çok yargılamada bulunan ve aleme nizamat vermekte “taraflardan” daha ileride olan insanlar bunlar. Her iki tarafa da vurabilmelerinden(!) olsa gerek, tavır sahibi herkesi eleştiriyorlar. Çakma ekibi malumunuz.</p>
<p>Neticede başörtüsü tartışmaları, tartışan taraflara hınç pompalayan bir süreç haline geldi. Başörtüsü taraftarları, kısmen dini bir saikle kısmen de en tabii hakları olarak gördükleri dilediği gibi giyinme haklarının engellendiğini düşünerek, baş örtüsüne karşı olanlar ise, öngördükleri pozitivist dünyanın bir türlü gelmediğini görerek hınçla doluyor ve tartışmalar, problemi derinleştirmekten başka bir işe maalesef yaramıyor. Oysaki birçok ülkede bu konu, kanun bile çıkarmadan, basit bir sosyal sözleşme ile halledilebiliyor.</p>
<p>Bize de kaybettiğimiz zaman ve enerjiye üzülmek düşüyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://aynalar.org/fatih/bas-ortusu-tartismalarini-izlerken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	<img style='margin:0;padding:0;border:0;' width='1px' height='1px' src="http://aynalar.org/wp-content/plugins/mystat/mystat.php?act=time_load&id=111972&rnd=222744683" /></channel>
</rss>

