TSK ve Denetim

Perşembe, 21 Oca 2010 yorum yok
Her kurumsal yapı kendi denetim mekanizmalarını kurar ve evvel emirde, kurum içinde otokritik yapılır. Bunun ötesinde, kurumlar genelde ya bir üst merci, ya da sırf denetleme amacıyla kurulmuş olan merciler tarafından denetlenir.
Denetim şarttır.
Liberallerin hakkı var, iktidar yolsuzluk getir(ebil)ir, mutlak iktidarın ise yolsuzluk kapasitesi çok daha yüksek olacaktır. Zira insan, tabiatı itibariyle, prensiplerinden taviz vermeye, hadi daha açık konuşalım, kokuşup yozlaşmaya müsait bir varlıktır. Denetlenmeyen bir kişi ya da kurum, işte bu tabiatı ile başbaşa bırakılmış demektir ki; bunun getirceği risk, kurumun pozisyonu ile doğru orantılı olacaktır. devamını oku…
Tags: ,

Sıradışı Bir TV Kanalı: Link TV

Cumartesi, 19 Ara 2009 1 yorum

Amerika’dan Dünya’ya Açılan Pencere: Link Tv

Sınırları olmayan Televizyon sloganıyla yayın hayatına başlayan Link Tv, 1999 yılından bu yana dünyanın dört bir yanından haber, müzik, sinema ve belgesel programlarıyla kültürler arası bağlantı (link) kurmaya çalışan bağımsız Televizyon kanalı. Henüz sınırlı bir izleyici kitlesine sahip olan Link Tv, Amerikan toplumunun dünya gündemini yakından takip edebilmelerini, farklı kültürleri tanımalarını, değişik müzik türlerinden haberdar olmalarını kendine amaç edinmiş bir grup gönüllü tarafından kurulmuş. Kar amacı gütmeyen, bağışlarla ayakta kalmaya çalışan Televizyon kanalı birbirinden ilginç programları ile dikkatleri çekiyor.
devamını oku…

Tags:

TÜRKİYE’NİN DÖNÜŞTÜRÜCÜLERİ-2

Pazar, 13 Ara 2009 yorum yok

AYNALAR.ORG

SİYASET TERCÜMELERİ

(Kasım/Aralık 2009- Foreign Affairs Dergisi- Orijinal link yazının sonundadır.)

Yazanlar; Eski ABD Büyük Elçisi, Morton Abromovitz ve Henry J.Barkey ,  Çeviri; Fatih Ceran

ANKARA’NIN İDDİALARI
Türkiye daha önce Ahmet Davutoğlu kadar motivasyon,güç ve vizyona sahip bir Dış İşleri Bakanına sahip olmamıştı. Daha makamına oturmadan evvel, Davutoğlu, Türkiye’nin dünyadaki rolünü  yücelten bir vizyona sahipti. Bakanlıkta yüksek rütbeli bürokratlardan oluşturduğu bir A takımı kurdu. “Komşularla Sıfır Problem” olarak adlandırdığı iddialı politikasını deklare etti ve gerek komşu ülkelerin liderleri gerekse halkları ile görüşmeler yaparak uzun süredir devam eden anlaşmazlıkları çözmeye çalıştı. Amacı; Türkiye’yi bir merkez ülke ya da bölgesel güç tanımından tutarak küresel bir güç ölçeğine çıkarmak. Hedeflenen şeylerden biri de; müslüman bir ülkenin, demokratik bir çerçevede dünyaya yapıcı katkılarda bulunacabileceğini göstermek.
Açıkça görülen, Türkiye’nin İslam Dünyasındaki ülkelerle, Batıya dost olsun olmasın iyi geçinme gayretinde olduğudur. Bu konuda AKP hükümeti, farklı sonuçlar almış olsa da, inanılmaz bir aktivite göstermiştir. En iyi sonuçların da, ticari ilişkilerin geliştirilmesi alanında alındığı görülüyor.  En zayıf olduğu nokta ise, AB üyeliği konusunda ve Osmanlı zamanında Ermenilere yapılan müdahelenin soykırım olup olmadığı konusunda ortaya çıkıyor. AKP’nin dış politikaya dair konularda iç direnci ne ölçüde kırabileceği ise henüz belirsizliğini koruyor.
Dış politikadaki en büyük başarı, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki izolasyonunun kaldırılmasıdır. Ankara, bölgenin varlığını inkar etmekten vazgeçmiş ve ilişkilerini, sadece Bağdat’la kurma yoluna gitmiyor. 180 dercelik bu dönüşün kısmi nedeni, ABD’nin askerlerini Irak’tan çekme kararıdır. Türkiye, ABD silahlı güçlerinin olmadığı bir Irak’taki olası gelişmeleri öngörmeye çalışıyor. Türkiye ilk planda Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasının taraftarı da olsa, gerilimin tırmanması ihtimalinde, petrol zengini Kuzey Irak ile dost kalmayı düşünüyor. Hükümet, Kuzey Irak’ a yapılacak bir açılımın içerdeki Kürtlerle yaşanan problemleri çoğaltmayacağı ve Türkiye’nin bölgedeki etkisinin artacağı konusunda askeri de ikna etmiş gözüküyor. Türkler, K.Irak Kürtlerinin, kendileriyle iyi ilişkiler kurmalarının kendileri için iyi bir atrateji olduğunun farkındalar, çünki Türkiye onlar için Batıya açılacak bir kapı durumunda. Ancak, K. Irak Kürtleri ve Türkiye’nin aralarında henüz halletmedikleri netameli konular da var; mesela petrol zengini Kerkük’ün statüsü. Türkler, şehrin kontrolünü bırakmamanın, hem Irak’ın bölünmesini engellemek hem de K. Irak bölgesel yönetiminin gelişimini kontrol altında tutmak açısından önemli olduğunu düşünüyorlar.
Türk hükümeti, uzun zamandır bir problem halinde duran Ermeniler’in izole edilmesi konusunda etkileyici hamleler yapıyor. ABD Başkanı Obama’ya verilen sözlere rağmen, gerek Türkiye gerekse Azerbaycan’daki ulusalcı gösteriler nedeniyle Türkiye, Ermenistan sınırını açmadı. Ancak Ağustos ayında imzalanan anlaşma ile, ekonomik ve diplomatik ilişkiler kurulması ve bunun akabine sınırların açılması da karara bağlandı. Bu, Kafkasya diplomasisi açısından önemli bir adım. Türkiye bu adımların, hem AB sürecinde hem de ABD Kongresinde olması muhtemel baskıları azaltmasını umuyor. Bu konuda Ak Parti hükümetinin muhalefete ne ölçüde direneceği hala gizemini koruyor. Türkiye, Ermenilerin Karabağ işgalini kaldırmamaları durumunda kapıların açılmayacağı güvencesini Azerbaycan’a vermiş durumda. Erdoğan, önümüzdeki sonbahara kadar, bu konuda diplomatik bir çözüme ulaşacağına kesin gözüyle bakıyor. Ancak, Azeri ve Türk ulusalcı baskısı yüzünden bu konudaki kararın TBMM’den geçmemesi de yüksek bir olasılık.
YARALAR BİR YANDA
Kıbrıs meselesi Türkiye’nin AB’ye girişinin önünde bir engel olarak duruyor. Türkiye’nin adanın iki tarafı ile görüşmelerini yenileme kararına rağmen ufukta umut veren bir durum yok. Türk hükümetinin karara bağlaması gereken bir konu da, limanlarını Güney Kıbrıs ticari gemilerine açıp açmayacağı meselesi, ki bu konuda AB’ye verilmiş  bir söz var. AB’nin Kasım ayında yayınlayacağı Türkiye’nin gelişim raporu, meydanı tekrar iki tarafın birbirini suçlayacağı bir ortama bırakabilir. 2003’te hükümetin AB yanlısı cesur duruşu, bugün biraz sulanmış gözüküyor. AB Türkiye’nin ortaya koyduğu olumlu değişimlerin neticesinde Kıbrıs Türkleri’ne verilmesi gereken ticari avantajları verme konusunda başarısız oldu ve bu konuda hükümetin ülke içindeki itibarını hesaba katmadı. Yakın zamandaki Ermenistan açılımına kadar, hükümetin de AB ile ilgili konularda çok hareketsiz kaldığı vakıadır.
Türkiye, Orta Asya ve Kafkaslardaki petrolün, kendi topraklarından geçerek Avrupa’ya ulaşamasını sağlayacak olan bir anlaşmayı altı ülkenin katılımıyla imzalayarak büyük bir başarı elde etti. Nabucco hattının hayata geçip geçmeyeceği ve   boruları dolduracak petrolün olup olmadığı bir yana, bu projede Türkiye, Batı ve Rusya arasında çok hassas politikalar geliştirmek durumunda.  Ama şu aşamada bile, AB’nin enerjiye aç ülkelerinin nazarında, Türkiye’nin önemi artmış durumda.
Türkiye’nin, son dönemde, dış politikada aldığı inisiyatifler Batı ülkelerini duraklatmış  bulunuyor. Bunlardan biri Rusya ile olan ilişkiler, özellikle de ticaret hacmindeki artış. Nabucco projesinin hemen ardından Rus lider Vladimir Putin’in Türkiye’yi ziyareti halkın çok ilgisini çekti. Ziyarette Rus gazının Türk toprakları üzerinden Avrupa’ya aktarılmasına dair bir anlaşma olan Güney Akım Projesi imzalandı. 2008 Ağustosunda ortaya patlak veren Gürcistan krizinde, Erdoğan hemen uçağa atlayıp Moskova Tiflis hattında arabuluculuk yapmaya çalıştı. AB ve NATO gibi müttefikleriyle olan anlaşmalarıyla uyumlu olmayan bu hareket,  Kafkas İstikrar ve İşbirliği Paktı’nı aşan bir çizgide gerçekleşti. Rus tarafının memnuniyetiyle sonuçlanan bu olay, Batıda pek dehoş karşılanmadı. Türkiye, her ne kadar Rusya hakkında endişeler taşıyorsa da sözkonusu arabuluculuk Rus-Gürcü ilişkilerini belirgin bire biçimde düzeltti. Ayrıca Türk Başbakanı, Gürcistan’ın NATO’ya dahil edilmesi konusunda pek de aceleci değil.
Ak Parti hükümetinin en gösterişli propagandası Orta Doğu’daki aktif politikaları olmalı. Bush döneminin antipatik politikaları sonucu ortaya çıkan güç boşluğunu kullanan Türkiye 2006 Lübnan ve 2008 Gazze krizlerinde kendini bölgeye enjekte ederek, İsrail-Suriye görüşmelerinde arabuluculuk yapmaya başladı. Gazze krizi hakkında görüşmeler yapmak için Şam’a giden Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Davutoğlu ve bir politika danışmanını delegasyona davet etti. Irak’lı siyancılarla ABD heyeti arasındaki görüşmelerle yapılan görüşmelere evsahipliği de yaparak, ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesi sürecinde itibar kazandı. Yine, Bağdat’ta, Suriye’li isyancıların yaptığı iddia edilen bombalama hadisesi sonucu ortaya çıkan gerilime müdahil olan Davutoğlu, Irak ve Suriye heyetlerinin görüşmelerinde arabuluculuk yaptı.
Ak Parti taraftarları, yapılan politikaların Türkiye’nin sesini duyurduğunu düşünüyor da olsa, bu durum, Türkiye’nin AB ve ABD ile olan ilişkilerine zarar veriyor olabilir. Bu geleneksel ilişkiler, yeni dönemin sözde çok yönlü dış politikasında sadece iki ayak olarak beliriyor. Öte yandan Türkiye’nin bölgesel diplomatik gayretleri, yalnızca kendi menfaatleri ekseninde şekillenen bir nüfuz oluşturma çabası olarak anlaşılıyor. Irak’taki arabuluculuk çalışmaları ve BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğinin elde edilmesi bir yana, Türkiye’nin gayretleri, henüz, somut getirileri olmayan, sembolik bir mesaj iletme pozisyonunu aşabilmiş değil.
Ak Parti’nin dış politika inisiyatiflerinden bazıları da, beceriksiz ve bıktırıcı özellikte. 2009 başında Davos’ta yapılan görüşmelerde, Gazze Operasyonu’nu gerekçe göstererek, Türkiye-AB ilişkileri konusunda çok gayretler etmiş bir insan olan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’i açıkça azarladı. Öte yandan, hakkında savaş suçlusu olduğu iddiaları hazırlanan, Sudan Devlet Başkanı El Beşir’i Ankara’da defalarca ağırlamakta sorun görmedi. Darfur’daki geniş çaplı katliamın soykırım olup olmadığı sorulduğunda, Türkiye Başbakanı, hassas konuların kapalı kapılar ardında görüşülmesinin gerektiğine dair klişelere başvurdu. Bahar aylarında İran’da yapılan seçimlerden galip çıkan Ahmedinecad’ı da, yine Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, Hamas ve Hizbullah liderleriyle birlikte Erdoğan tebrik etti.
Yine şaşılacak bir biçimde, Çin Hükümetinin, Sincan’da Uygurlara yaptığı muamelenin, neredeyse soykırım olduğunu söyleyerek yapılanları eleştirdi. Çin’de yapılanlar her ne kadar kınanması gereken şeyler ise de, iddia edilen Ermeni Soykırımı ile mücadele eden bir ülke olan Türkiye’nin böyle ağır bir suçlamayı daha dikkatli yapması beklenir. Yapılan hatalardan biri de, eski Danimarka Başbakanı Rasmussen‘in NATO Genel Sekreterliğine seçilmesine, ülkesinde yayınlanan ve müslümanları rencide eden karikatürleri, ifade hürriyeti gerekçesiyle savunması sebebiyle muhalefet etmesidir. Bu hareketi sonucunda, Türkiye, İslami hassasiyelerini liberal değerlerin önüne koyduğu varsayılarak birçok Avrupa ülkesi tarafından eleştirildi ve yabancılaştırıldı. Türk Hükümeti, NATO Genel Sekreter Yardımcılığına bir Türk’ün atanması neticesinde yatıştırıldı fakat, hadise, Fransız Diş İşleri Bakanı Kouchner’I öyle rahatsız etti ki, bakan, Türkiye’nin AB’ye üyeliğine verdiği desteği geri çektiğini açıkça ilan etti.
Bunların hüçbürü Ak Parti ya da Erdoğan’ı suçlamak amacı taşımıyor. Yapmak istediğimiz, Türkiye’nin sahip olduğu gelişme çizgisine rağmen, Batılı müttefikleri tarafından neden tedirginle takip edildiğini açıklama çabasıdır. Gerçek ağırlığının altında vuruşlar yapmayı alışkanlık eden Türkiye, öyle görülüyor ki bu defa da bu ağırlığın üstünde vuruşlar yapmaya çalışıyor. Ak Parti her dış politika inisiyatifini eksiksiz bir başarı gibi lanse etmeseydi bu Türkiye için bir başarı olabilirdi. Uygurlara yapılanları soykırım olarak niteleterek Erdoğan, aslında Pekin nezdindeki etkisini güçlendirmiş oldu. Ankara, yine, ABD ve Fransa’yı kızdırma pahasına (çünki Onlar da Suriye için bir çıkış stratejisi üzerinde çalışıyorlardı) Suriye’lileri Lübnan’dan çıkararak ve Mısır’ı kızdırma pahasına (çünki asıl arabulucu Mısır idi) Hamas’ı ateşkese ikna ederek itibar kazandığını göstermiş oldu. Şimdilerde Türk hükümeti, boyunu aşan bir büyüklük iddiasının getirdiği riskleri idare etmek durumunda. Bazı kaynaklar, Türkiye’yi yönetenlerin, dış politikayı kendi dini-kültürel aidiyetlerinden uzakta tutma konusunda başarılı olamayacakarından endişe ediyorlar. Erdoğan ve Davutoğlu bazı konularda çelişiyor gibiler; Türkiye, global siyasetin reelpolitik eksenli bir uygulayıcısı mı olacak, yoksa, İslami kültürün bir temsilcisi mi?
BÜYÜKLÜĞE TALİP OLMA
Erdoğan, bugün Türk politikasını sadece baskın ve dinamik bir lider olduğundan değil, aynı zamanda çoğunluk partisinin lideri olarak ve bazan da muhalefete nobranca davranarak(asker bir yana dursun)  yönetiyor.  Muhalefetin zayıf olması ve yapı olarak TBMM’deki her temsilcinin aslında parti lideri tarafından “atanan” insanlar olması dolayısıyla bir derebeylik yapısında olması, Erdoğan’ın işini kolaylaştırıyor. Ancak Erdoğan’ın da artık devretmesi gerekiyor. Öncüsü olduğu politikalar devam edebilmekle beraber, siyasetin parçalı yapısı sorun teşkil edebilir ve tüm bunları tehdit eden bir durum başgösterebilir.  Örneğin, Ak Parti bir sonraki seçimleri kaybedecek olursa, Kürtlerin hakları konusundaki açılımlar yerini eski politikalara devredebilir.
Türkiye, eskiden olduğundan çok daha karmaşık bir ülke haline geldi. Washington’un bunu görebildiği, doğru bir iddia sayılmaz.  Uzun zamandır kullanılan bir söylem olarak “stratejik” yakınlık, gerçek ve somut politikaların yerini doldurmak potansiyeline sahip değil. Ermeni meselesinde ortaya konulan inisiyatife rağmen, soykırım iddiaları önümüzdeki sene güçlenerek geri dönebilir. Ankara’nın pozisyonu, özellikle 1915’te yapılanların, miktar olarak soykırım potansiyelinde olduğuna inanan bir ABD Başkanı ile oldukça zor bir pozisyon olacağa benzer. Özellikle geçtiğimiz on yılda dinamizmini artıran ekonomisi ile, Ak Parti, Batı ile olan mesafesnini gittikçe artırıyor. Erdoğan, nevi şahsına münhasır bir lider.
Bağımsızlığını gittikçe artıran Türk Dış Politikası, milletin yerlilik hissiyatı tarafından da destekleniyor. Geçenlerde bir Türk üniversitesi tarafından yapılan bir anket, halkın, yabancıları, özellikle de ABD ve Avrupa gibi “mütteifkleri” güvenilir bulmadığını gösterdi. Yine aynı anket, insanların komşu olarak, Ateist, Yahudi ya da Hristiyanları istemediklerini ostaya koydu. Alman Marshall Fonu tarafından yapılan transatlantik bir araştırmaya göre, Türkler, Obama’ya gösterdikleri pozitif ilgiye rağmen, ABD hakkında Avrupalılardan daha olumsuz fikirlere sahip. Avrupa’da yüzcde 74 olan pozitif ABD imajı Türklerde yüzde 22 ye düşüyor. Türk hükümetinin de, bu durumu değiştirmek için birşeyler yaptığını söylemek zor.
Türklerin AB ile olan problemlerinin sebeplerinden biri de, liberal demokrasiyi farklı algılamaları. Bu farklı algılamalar zamanla azalabilir, ancak Türk liderlerin bu konuda inanç ve gayret göstermeleri şartıyla. Hükümet de, muhalefet de, hem kendilerini hem de halkı, kanun hakimiyeti konusunda eğitmede başarılı sayılmazlar.  Basın karşısında takınılan katı tutum, aslında, altta yatan düşüncelerin pek de özgürlükçü düşünceler olmadığını  göstermeye yetiyor. Öte yandan ABD ve diğer demokrat ülkeler, gündelik meselelere uğraşmaktan uzun vadeli meselelerle ilgilenmeye vakit bulamıyorlar. Ermeni meselesi canlılığını koruyor, çünki, Obam’nın Amerikan Ermeni seçmenini idare etmesi gerekiyor. Buna odaklanıp, Ak Parti’nin Kürt Açılımını ihmal etmek, ki bu açılım ciddi dönüşümlere sebebiyet verebilir, büyük bir hata olacaktır. ABD, bu açılıma, tartışmaların dışında kalarak ve Kuzey Irak’ta Pkklıların hareket alanlarını daraltarak destek verebilir.
Ak Parti, Tük toplumunu, Anayasasını ve köhne politik sistemini değiştirmek ve hem komşuları hem de ekndi insanıyla barış yapmak için eşsiz bir fırsat yakalamış durumda. Bunu gerçekleştirme gücüne sahip de olsa bu konuda yardıma ihtiyacı olacak. Batı, Türkiye’nin tastamam doğru yolda ilerlediğini düşünme lüksüne sahip değil ve Türkiye’nin hoşgörülü bir liberal demokrasiye geçmesi için yardımcı olması gerekiyor. Türkiye’nin liderlerine düşen ise, bir ayağını Batıya sağlamca basmayan bir Türkiye’nin ilelebet büyüyüp gelişemeyeceğini anlamak. Başarılı bir reform olmadan Türkiye’nin büyüklük iddiaları hayalin ötesine geçemeyecek.
2002-2009 by the Council on Foreign Relations, Inc.

ANKARA’NIN İDDİALARI

Türkiye, daha önce Ahmet Davutoğlu kadar, motivasyon,güç ve vizyona sahip bir Dış İşleri Bakanına sahip olmamıştı. Daha makamına oturmadan evvel, Davutoğlu, Türkiye’nin dünyadaki rolünü  yücelten bir vizyona sahipti. Bakanlıkta yüksek rütbeli bürokratlardan oluşturduğu bir A takımı kurdu. “Komşularla Sıfır Problem” olarak adlandırdığı iddialı politikasını deklare etti ve gerek komşu ülkelerin liderleri gerekse halkları ile görüşmeler yaparak uzun süredir devam eden anlaşmazlıkları çözmeye çalıştı. Amacı; Türkiye’yi bir merkez ülke ya da bölgesel güç tanımından tutarak küresel bir güç ölçeğine çıkarmak. Hedeflenen şeylerden biri de; müslüman bir ülkenin, demokratik bir çerçevede dünyaya yapıcı katkılarda bulunacabileceğini göstermek. devamını oku…

Türkiye’nin Dönüştürücüleri-1

Pazartesi, 30 Kas 2009 yorum yok
AKBüyük Düşünüyor
(Kasım/Aralık 2009- Foreign Affairs Dergisi)
Son yıllarda Türkiye, dinamik ekonomisi, enerjik ve özgüvenli dış politikası ve Irak ve Kıbrıs gibi en derin dış politika problemleriyle yüzleşme çabalarından dolayı uluslararası camianın övgülerini alıyor. ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton, Türkiye’yi kürsesel problemleri çözmede işbriliği yapacakları ve yıldızı parlayan yedi ülkeden biri olarak gördüklerini söyledi. Ama Türkiye, henüz ne global, ne de Türk Hükümetinin iddia ettiği gibi bölgesel bir güç değil. Her zaman olduğu gibi,  bu günlerde de Türkiye‘nin gözünü korkutup gelişmesini yavaşlatan iç problemleri var. Ak Parti yönetimi hakkında gittikçe uçlara çekilen görüşler, partinin büyük bir değişikliğe ön ayak olma gücünü yavaş yavaş azaltıyor. Hükümetin geleneksel destekçileri bile Ak Parti’nin, AB üyeliği gibi temel hedeflerini takip edebilme performansını sorgulamaya başladılar.
İki ayrı kamp var. Birincisi, merkez sağ politikası liberaller ve dindarlar; bunların AKP’ye desteği tam. Bunlar hükümeti, geçmişten gelen, askeri ve yargı vesayetini siyasetin üstünden kaldırmak için savaşan bir güç olarak görüyor. Birçok AKP taraftarına  göre, partinin genel yönelimi, Türkiye’nin demokrasi çıtasını yükseltmek ve Türkiye’nin en önemli meselesi olan, Kürt popülasyonunun demokratik haklarının tanınması. Yine bunlara göre hükümet, zorlu AB üyeliği ve Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya bölgeleriyle yeni ve yapıcı ilişkiler kurma konusunda oldukça ciddi.  AKP’nin dibi bir devlet kuracağı yönündeki söylentileri ise gerçekten uzak  ve gelişmeyi engelleyici bir düşünce olarak görüyorlar.
Diğer kampta ise, sadık laikler, askeri-sivil bürokratik elit ve değişik milliyetçi guruplar var. Bunlara göre, İslamcı bir gelenekten gelen AKP, muhalefeti hor gören, otoriter, muhalif basını yok etme planları yapan ve ülkenin istikrarsız komşularına aldırış etemeden orduyu zayıflatmaya çalışan bir oluşum. Hükümete güvensizlikle bakan bu gurup, AKP’nin yalnızca gelecek seçimleri düşünerek hareket ettiğini ve AB üyeliği gibi konuların, TSK’nın altını oymak için kullanılan birer söylem olduğunu düşünüyorlar. Bunlara ve Türkiye’yi takip eden yabancılara göre Ak Parti, ülkeyi dindarlaştırarak, geleneksel Batıcı eğilimlerin rağmına, ülkenin İslam Dünyasındaki konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Yine bunlara göre Ak Parti, müslüman ülkelerdeki hükümetlerin, kendi halklarına karşı berbat tutumlarını göz ardı ediyor ve diğer ülkelerin müslüman halka yaptıkları yanlışlarla uğraşıyorlar.
PARTİ ZAMANI
İki bakış açısını da destekleyecek çok şeyler söylenebilir, ancak Türkiye’nin politik durumu daha karmaşık bir yapı arzediyor. Burda sorulması gereken asıl soru, popülerlik ve politik güç olarak açık ara önde olan Ak Parti, İslamcı geçmişi ve muhafazakar eğilimlere sahip merkez bileşenlerini aşabilecek mi, sorusudur.
2002 yılındaki ilk seçim zaferinin ardından, elde ettiği hızlı ekonomik büyüme başarısı, AKP’ye Temmuz 2007’deki seçimi de kazandırdı. 1954 yılından beri ilk defa iktidardaki bir parti oylarını artırarak iktidar olmuşru, hem de yüzde 14 farkla. Ancak global ekonomik kriz yerli ekonomiyi de etkileyerek gelişmeyi durdurdu. Başta krizi hafife alan Erdoğan, ekonomik teşviklerde de ağır davrandı. 2008’in ilk çereğinden 2009’un ilk çeyreğine, gayrı safi yurt içi hasıla, yüzde 14 azalmış ve işsizlik yüzde 15 lere ulaşmıştı. Şimdilerde Türkiye’nin en kötüyü atlattığı söylenebilir de olsa, Türk Mucizesinin çiçeklerinin döküldüğü vakıadır. AKP tartışmalı mavzularda kanuni düzenlemeler yapma konusunda daha dikkatli davranmaya başlamış ve en önemlisi de 1982 darbe anayasasının değiştirilmesi meselesi momentumunu kaybetmiştir. Gerçek değişim, şimdilerde doğrama kütüğünde.
Türkiye, hep muhafazakar bir ülke olmuş ve Türkler de geleneksel olarak her zaman orta sağ partilere oy vermişlerdir. Ak Parti ‘nin yükselişi, bağımsızlıktan bu yana ülkeyi kontrol eden sivil-askeri bürokrasi ile, yeni, taşralı orta sınıfın kavgasını temsil ediyor. Bu yeni burjuvazi, 1980 sonrası yapılan ekonomik reformları kullanarak, ihracat merkezli, endüstriyel bir model kurmuş ve Anadolu’nun sakin sularında büyümüşlerdir. Zenginleşip büyüyen bu yeni burjuvazi, geleneksel olarak devlet ve askeri elit tarafından desteklenen eski elit için bir meydan okumaya dönüşmüştür.
2002 yılında, bu yeni burjuvazi, devletin kurucusu olan M. Kemal Atatürk’ün ilkelerine olan göreceli yakınlığı ve dini değerlere saygılı bir politik oluşum olan Ak Parti’nin seçilmesine yardımcı olarak, Türk devletinin temel esasları olan, laiklik, milliyetçilik ve merkeziyetçiliğe karşı bir meydan okuma içerisine girmiştir. Bu tarihten beri AKP, üniversitedeki baş örtüsü yasağının kaldırılması gibi, İslam’ın kamusal tezahürlerine olan desteğini göstermiştir. On ya da yirmi yıl öncesine göre daha çok baş örtülünün göze çarpması  seküler eliti rahatsız ediyor. Bunlara göre Ak Parti halk üzerindeki etkisini kullanarak dini pratikleri desteklemektedir. Baş örtü yasağının kaldırılması girişimi 2008’de Ak Parti’yi Anayasa Mahkemesi’ne götürmüştür. Yargıtay başkanı, parti politikalarının, devletin laik yapısını tehlikeye attığı gerekçesiyle Ak Parti hakkında kapatma davası açmıştır. Ak parti kavgayı kavgayı güçlükle kazanmış ve laiklerin söz konusu tehlike konusunda ikna olmuş görünmelerine rağmen, ikinci bir kapatma davası ile partinin bitirileceği söylentileri hala ortalıkta dolaşmaktadır.
İktidara geşdiği günden bu yana Ak Parti‘nin, generallerin siyasetteki etkisini azaltma konusunda başarılı olduğu söylenebilir. Sonuç olarak, askerin siyasetteki ağırlığını azaltacak kanuni değişiklikler de yapıldı. Erdoğan, AKP kurmaylarından biri olan Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı makamına çıkmasını engellemeye çalışan askerleri etkisizleştirmede başarılı olan Erdoğan, MGK’nın sivil üyelerini artırma konusunda da istediğini elde etti. Temmuz ayında, meslekle alakalı olmayan suçlarda, askerin sivil mahkemede yargılanması konusunu kanunlaştırdı. Gerek ülkede çeşitliliğin artıp gücün çok farklı ellerde toplanması, gerekse Ak Parti’nin yaptığı reformlar neticesinde, askeri darbe günlerinin geride kaldığı bunün söylenebilir.
Bu gelişmelerin çoğu da bir bakıma askerin yapıp etmesidir. 1960 ’tan bu yana dört defa siyasete müdahele edip sivil hükümetleri alaşağı eden asker, aslında değişime kendisi direniyor. Asker-sivil ilişkileri ve Kürt kimliğinin tanınması konusunda asker, kendi görüşünden başkasını kanul etmiyor. Çok katı bir laiklik anlayışına bağlı olan asker çok yakın zamanlara kadar Kürtlerin kültürel haklar konusundaki çok basit isteklerini bille reddetmiştir. Son zamanlarda yürütülen bir soruşturma, Ak Parti’yi bitirmeye çalışan gizli bir çalışmayı ortaya çıkararak birçok Türk vatandaşı için oldukça aydınlatıcı oldu. Yöntemi açısından eleştirilse de, Ergenekon Davası,daha şimdiden çok sayıda akademisyen, asker ve sivili içeri atmış durumda. Ortaya çıkardığı gerçeklerle bu soruşturma, daha şimdiden askerin imajını zedelemiş durumda.
Ak Parti, Kürt Meselesi’ne yaklaşımı neticesinde yaşayacak yahut ölecek. Hükümet, şu ana kadar, Kuzey Irak Kürtlerine olan kökleşmiş yaklaşımı, cesaret ve maharetle değiştirebilmiştir. Uzun yıllar, sözde bağımsız Kuzey Irak Yönetimi’ni Irak’ın bütünlüğüne bir tehlike, yerel Kürtlere karşı da ayrılıkçı bir unsur olarak gören Türkiye’nin bakışını değiştiren Ak Parti, Kuzey Irak Kürtleri’nin güvenini kazanarak onlarla, güvenlikten ticarete, artık birer problem yığını haline gelmiş konularda işbirliği yapma yoluna gitmiştir.
Ancak, daha ciddi bir sorun olan içerdeki 12-14 milyon Kürt nüfusun sorunlarına çözüm bulma konusunda Ak Parti, çok şeyler vaad etmesine rağmen çok az şey yapabilmiştir. Bu mesele şu an en sürükleyici siyasi mevzu olma durumunu korumakta ve aynı zamanda idari-siyasi reformları yavaşlatarak dış politikada Türkiye’nin elini zayıflatmaktadır. PKK ile mücadelede yüksek miktarda askeri harcamalar da yapılmakta ve isyancı Kürtler askeri yöntemlerle bastırılmaya çalışılmaktadır. Bu konuya yeni bir yaklaşım getireceğini vaad eden AKP, geçtiğimiz yaz, tartışmanın fitilini ateşleyerek Demokratik Açılım ya da Kürt Açılımı adı verilen süreci başlatmış ve farklı Türk ve Kürt sivil toplum kuruluşları ve siyasi örgütlerle görüşmeler başlatmıltır. Hem AKP’nin etkili isimlerinde hemde Kürt tarafında bakış açıları değişmiş olsa da henüz hiç bir şey çantada keklik değil. Ülke bu meselede ciddi bir biçimde bölünmüş durumda. Kürtlerin çoğu, hala hapiste bulunan ve hem asker hem kamuoyu hem de bir çok batılı ülke tarafından terörist olarak kabul edilen Abdullah Öcalan’dan  işaret alıyor. Erdoğan bu konuda yeni ve kapsamlı bir politikanın sözünü etse de, bu yazının kaleme alındığı an itibariyle bir detay görünmüyor. Büyük ihtimalle Erdoğan, Kürtçe’nin bir dil olarak kullanımının önündeki engellerin kaldırılması gibi kültürel haklara ilişkin konularda özgürlükleri artıran bir yaklaşım sergileyecek. Ancak bu Kürt nüfusun çoğunu tatmin etmeyecek ve gerçek reformlar uzun vadeye yayılacak. Kısa vadede en zor mesele, PKK’lılara, özellikle lider kadrosuna af çıkıp çıkmayacağı meselesidir. Bu konuyu hükümetin nasıl idare edeceği, Kürt meselesinin ilerdeki kapsamını da belirleyecek. Erdoğan’ın bu konuda ne kadar dayanıklı olacağı yahut ne ölçüde cesur davranacağı, 25 yıllık terörün durup teröristlerin ve terörden yargılanıp hapse düşenlerin eve dönüp dönmeyeceği konusunda belirleyici olacak. Erdoğan’ın radikal bir değişikliğe kapıyı aralamış olması, hem bu konudaki tartışmaları artıracak hem de Türkiye’nin istikrarına önceden kestirilemez etkilerde bulunacaktı

AYNALAR.ORG

SİYASET TERCÜMELERİ

(Kasım/Aralık 2009- Foreign Affairs Dergisi- Orijinal link yazının sonundadır.)

Yazanlar; Eski ABD Büyük Elçisi, Morton Abromovitz ve Henry J.Barkey ,  Çeviri; Fatih Ceran

AKP Büyük Düşünüyor

Son yıllarda Türkiye, dinamik ekonomisi, enerjik ve özgüvenli dış politikası ve Irak ve Kıbrıs gibi en derin dış politika problemleriyle yüzleşme çabalarından dolayı uluslararası camianın övgülerini alıyor. ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton, Türkiye’yi kürsesel problemleri çözmede işbriliği yapacakları ve yıldızı parlayan yedi ülkeden biri olarak gördüklerini söyledi. Ama Türkiye, henüz ne global, ne de Türk Hükümetinin iddia ettiği gibi bölgesel bir güç değil. Her zaman olduğu gibi,  bu günlerde de Türkiye‘nin gözünü korkutup gelişmesini yavaşlatan iç problemleri var. Ak Parti yönetimi hakkında gittikçe uçlara çekilen görüşler, partinin büyük bir değişikliğe ön ayak olma gücünü yavaş yavaş azaltıyor. Hükümetin geleneksel destekçileri bile Ak Parti’nin, AB üyeliği gibi temel hedeflerini takip edebilme performansını sorgulamaya başladılar.

İki ayrı kamp var. Birincisi, merkez sağ politikası liberaller ve dindarlar; bunların AKP’ye desteği tam. Bunlar hükümeti, geçmişten gelen, askeri ve yargı vesayetini siyasetin üstünden kaldırmak için savaşan bir güç olarak görüyor. Birçok AKP taraftarına  göre, partinin genel yönelimi, Türkiye’nin demokrasi çıtasını yükseltmek ve Türkiye’nin en önemli meselesi olan, Kürt popülasyonunun demokratik haklarının tanınması. Yine bunlara göre hükümet, zorlu AB üyeliği ve Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya bölgeleriyle yeni ve yapıcı ilişkiler kurma konusunda oldukça ciddi.  AKP’nin dinci bir devlet kuracağı yönündeki söylentileri ise gerçekten uzak  ve gelişmeyi engelleyici bir düşünce olarak görüyorlar. devamını oku…

Tags:

Kayıp Mütefekkirin İzinde-1

Çarşamba, 21 Eki 2009 yorum yok
Fikrimizin gökkubbesinin her zaman muhteşem yıldızlarla müzeyyen olduğunu  söylemek zor.  Özellikle son iki asır itibariyle, ihtiyaç duyduğumuz rönesansı gerçekleştirecek entelektüel dinamizme sahip olmadığımız da bir o kadar aşikar. Bugün toplumsal hayatta yaşadığımız yüzeysellik ve taklitle yetinme tavrının arkasında da ihtimal bu eksiklik var.
Ancak, kubbemizdeki her yıldızın kıymetini takdir edebildiğimiz de çok su götürür bir mesele. Yıldızların kubbemizdeki varlığı, bazan kayan bir tıldız kadar kısa, bazan da bulutların kapatmasıyla görünüp kaybolan bir mahiyette. İşte bu küçük yazı dizisinde, bu görünüp kaybolan, ama aslında hep istikrar ve inatla pozisyonunu koruyan, popülerliği tartışılsa da, samimiyeti hiç tartışılmayan bir “münzevi yıldızdan” bahsetmek istiyoruz.
Kayıp Mütefekkir; Sezai Karakoç
Ümmetsiz peygamberler gibi mütefekkirimiz. Çok esaslı şeyler vaz etse de, takipçisi az olmuş, kısaca anlaşıl(a)mamış. Bunun farklı sebepleri var elbet; en başta geleni, yazarımızın yüzeysellikten gelen popülerliğe hiç pirim verememesi olsa gerek. Sloganlaşacak şeyler söylememiş üstad, derinlemesine düşünülecek, belki kabul belki reddedilecek, ama hep düşünülecek şeyler söylemiş.
Bir başka sebep üstadın nokta-i nazarıdır. Toplumun çok ciddi problemlerle yüzleşip hızla değiştiği ve şehirleşmenin çok hızlı ve kontrolsüz olduğu bir dönemin insanı olarak, sunulan şablonlarla bakmamış meselelere. Zulmün mavisine(kapitalizm) de kızılına(komünizm) da isyan edebilmiş, zihnini ipotek ettirmemiş, hür düşüncenin ve orijinalitenin mücessem bir heykeli olmuş bir nadide-i tefekkür; Sezai Karakoç.
Sola hep daha mesafeli dursa da, sağ tarafından da anlaşılamamış. Sağın enetelektüel sığlığı bunda etkili olmuştur denebilir. Kabul-red çizgisinde işleyen ve fazlaca siyasetle malul bir zümrenin, hazreti anlamasını beklemek de gerçekçi olmasa gerek.
Bir başka sebep de, mütefekkirimizin münzevi şahsiyetidir. Dünyasının ilmiklerini inzivasından ören, ama hep sabırla ören, durduğu yerden emin olarak ören, hep imanlı ama hep C.Meriç’in kendini anlattığı tabirle, mütecessis bir fikir işçisi. Kendi tabiriyle de; ıssız yerlerde açan bir zambak, seyirciye yaltaklanmayan, popülerliğe prim veremeyen, hakikat burcunda dolaşmayı her şeye tercih eden, edebilen bu tavrıyla da efkarını destekleyen bir şahsiyet. Vazoda yaşayamaz bir kır çiçeği.
Biz de bu mini yazı dizimizde, toplum bilincinin yeniden inşasına kendini adamış, münzevi mütefekkirimizin dünyasına konuk olacak ve kavramlara, -idrak edebildiğimiz ölçüde- O’nun gözüyle bakmaya onları yeniden düşünmeye çalışacağız…
Devam edecek…

aynalibaba

Fikrimizin gökkubbesinin her zaman muhteşem yıldızlarla müzeyyen olduğunu  söylemek zor.  Özellikle son iki asır itibariyle, milletçe ihtiyaç duyduğumuz rönesansı gerçekleştirecek entelektüel dinamizme sahip olmadığımız da bir o kadar aşikar. Bugün toplumsal hayatta yaşadığımız yüzeysellik ve taklitle yetinme tavrının arkasında da ihtimal bu eksiklik var.

Ancak, kubbemizdeki her yıldızın kıymetini takdir edebildiğimiz de çok su götürür bir mesele.  İşte bu küçük yazı dizisinde, bazan görünüp bazan kaybolan, ama aslında hep istikrar ve inatla pozisyonunu koruyan, popülerliği tartışılsa da, samimiyeti hiç tartışılmayan bir “münzevi yıldızdan” bahsetmek istiyoruz. devamını oku…

Geleceğin Eğitim Modeli

Salı, 13 Eki 2009 4 yorum

yazar_mehmet_cogal

Eğitim teknolojilerinin kullanım alanını son derece genişletmesiyle beraber son zamanlarda eğitim dünyasında sorgulanmaya başlayan konulardan biri gelecekte öğretmenin rolü ortadan kalkacak mı? şeklinde karşımıza çıkıyor. Geleceğin eğitim modelinde hiç şüphesiz öğretmenin yeri şimdikine nazaran oldukça azalacak gibi görülüyor. Ama tamamen ortadan kalkar mı, bu sorunun henüz kesin bir cevabı yok denebilir.

devamını oku…

İsyan Üzerine!

Cuma, 25 Eyl 2009 yorum yok
“İçimizdeki kuralsız”a isyan, isyanların  o en zorudur. Zira nefs denen o canavar, kalabalıkta uykuya dalar gibi olsa da, “damarlarımızda akıp duran”la beraber, insani boşluklarımızı gözetlemekte ve yalnızlık anında tazyikini artırarak, çoğu kere tahakküm edebilmektedir. Günah, bu lanetli ikilinin konsorsiyumunda gerçekleşse de, onun taşıyıcısı insandır; ve elbette sorumlusu da.
Söz konusu isyanın çıkış noktası ise, pişmanlık duygusudur. Yapılan yanlışlar ya da günahlar karşısında pişman olmak demek, kendimizden üstün bir Kural Koyucunun varlığını kabul etmek ve koyduğu kurallardan razı olmak demektir ki bunun da adı tastamam “iman”dır. Günah karşısında pişmanlık duymamak demek, imansızlık olarak yorumlanmasa da, imanın ışığının bilince tastamam vurmaması olarak anlaşılabilir ki bu da, yakın vadede vicdanın,  daha sonra da imanın tahrip olması demektir.
Unutmamalıdır ki, din vicdana hitap eder, nefis ve şeytan, ete-kemiğe  ve geri kalan her şeye. Öyleyse, bu ikili düşmana isyan, ancak vicdanın önderliğinde gerçekleşebilir. İsyanın bir karakter haline gelmesi de vicdanın diri  ve fonksiyonel olması kadar, iradenin güçlü ve muktedir olmasına da bağlıdır.
Vicdanın sözleri ulvidir ve hem akla hem kalbe konuşur. İçimizdeki kuralsız ve damarlarımızdaki düşman ise, daha etten kemikten yerlerimize hitap eder ve anlamak için entelektüel gayret gerektirmezler. Ayrıca, vicdanı devreden çıkaramasa bile, akıl ve kalbe nüfuz ederek, onları tesirsiz hale getirir ve vicdanı felç ederler. Bu durumdaki bir vicdan, teoride karşılaştığı durumlara doğru cevap verse de, akıl ve kalp eşliğinde yürümediğinden, pratikte yeterli refleksşeri gösteremeyecek, dolayısıyla fonksiyonunu icra edemeyecektir.
O halde yapılması gereken, sürekli pratik yaparak, vicdanı diri ve zinde tutmaktır. Pratik her zaman ve her  yerdedir. Unutmamalıdır ki, erozyon hem sinsi, hem de toprak kayması kadar tehlikelidir.

aynalibaba

“İçimizdeki kuralsız”a isyan, isyanların  en zorudur. Zira nefs denen o canavar, kalabalıkta uykuya dalar gibi olsa da, “damarlarımızda akıp duran”la beraber, insani boşluklarımızı gözetlemekte ve yalnızlık anında baskısını artırarak, çoğu kere tahakküm edebilmektedir. Günah, bu lanetli ikilinin konsorsiyumunda gerçekleşse de, onun taşıyıcısı insandır; ve elbette sorumlusu da. devamını oku…

Tags: , ,